.

Mustafa Kemal Atatürk

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve medeni kabiliyeti, Ati’nin yüksek medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım. Türk Birliğine inanıyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak, dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.
.

.


"Bayrak bir milletin bağımsızlık alâmetidir"



Sayfalar


Milletlerin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erişebilmek için maddî ve mânevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete yöneltmek lâzım gelir. Yakın senelerde milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin mühim neticelerini kavramıştır. Memleketin ve inkılâbın, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lâzımdır. Aynı cinsten olan kuvvetler, müşterek gaye yolunda birleşmelidir.

1931 Atatürk

.

İslam Birliği Kuruntusu

İslam Birliği Kuruntusu






 (Hüseyin Nihal ATSIZ)

 Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.

 Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.

 Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.

 Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatını her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin evdeşlerinden Ayşe hakkındaki dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı. Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin ölümüyle ve ilk önce onun en yakın arkadaşları arasında başlamış devlet başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm dirim savaşı yapmışlardır.

 Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali) suikastlerle öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir devletin tarihinde gösterilemez.

 Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman devletten İran’ı ortadan kaldırıp Bizans’ın güney ülkelerini almalarında olağanüstü hiçbir şey yoktur. İran – Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu devleti ölüm haline getirmişti. Yeni bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı gibi, ölürlerse Cennete gitmek, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler de iştahlarını arttırıyordu.

 Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş olmalarına rağmen, doğuda İran ve İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve bitkin devletten başka hiçbir devleti ortadan kaldıramamışlar ve rasladıkları ilk ciddi kuvvet olan Franklar önünde durmaya mecbur kalmışlardır. (732)

 Abbasilerin hakimiyeti tamamen nazari idi. Halife olmaları dolayısıyla bütün Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor, gerçekte ise halifelerin görevi güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru olduğunu tasdikten ibaret kalıyordu.

 Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından islamiyeti ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilali suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır.

 Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.
 Müslümanlığı tek başlarına birçok millete karşı savunmalarından mıdır, yoksa manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler islamiyeti, taassupla kabul eden tek millet olmuştur. Müslüman ve Hırıstiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı.

 Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur.

 Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mütaassıplar aramızda hiç de az değildir.

 Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür.

 İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir.

 Böyle olduğu halde bizdeki din mütaassıpları bugün hâlâ İslam kardeşliği kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş (sarhoşlaşmış) , kendi geçmişlerini, büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir.

 Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atila, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b…

 Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için mesele bile değildir. Bu, Arapların iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin bin bir konusundan herhangi birisidir. Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici, daha acıklı ve daha şanlıdır.

 Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil, Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve Azerbaycan’ın kaybı meseledir.

 Mete, Atila, Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır. Bunların topyekün yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları yanında hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet eserlerini yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır.

 Şaman dininde olan Hülegü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemsi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir.

 Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi verebilmiştir?

 İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandanberi Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?

 Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar?

 Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır”

 Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.

 Hele Türkler’in islamiyetten sonra büyük devlet kurabildikleri iddiası ile sadece gülünçtür. Çin seddinden Avrupa ortasına kadar uzanan büyük ve şanlı Kun Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni devletleri vergiye bağlıyabilirdi.

 Kora’dan Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen islami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin büyük devlet ve medeniyet kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları bulunmadığının tesbitidir.

 Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.

 İslam birliği taraftarlarının mesele haline getirdikleri konulardan biri de selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar.

 Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü islamiyeti koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözüpek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir.

 Bunları bir tarafa bırakalım: Balkan Savaşında topyekün ihanet eden Arnavutlar, Birinci Cihan Savaşında topyekün ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler?

 İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca, Medine’yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Arapların başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?

 Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler: Birinci Cihan Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi boğazlıyarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban etmişlerdi.

 Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına yapılıyordu. Arapları kendilerinden asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur diye bilakis onlara üstün değer Türklere karşı bu cinayetler sırf kıral olmak ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz altınlarıyla satın alınmış dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu.

 Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistini koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı arap devleti birden bir avuç Yahudiye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir.

 Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna rağmen hala İslam kardeşliği ve İslam birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir.

 Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icab etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkar etmek de hainliktir.

 İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.

Divan-i Lügati’t Türk – Atasözleri

Divan-i Lügati’t Türk - Atasözleri



(A Harfi)

Abçı neçe al tep bilse, ayıg anca yol bilir
 Avcı ne kadar hîle bilse, ayı o kadar yol bilir.

Aç ebek, tok telek

Aç kişi aceleci, tok kişi yavaş olur.

Açıglığ er şebük karımas
 Varlıklı kişi çabuk kocamaz.

Aç ne yemes, tok ne temes
 Aç olan ne yemez, tok olan ne söylemez?

Agılda oglak togsa arıkda otı öner
 Ağılda oğlak doğsa, dere boyunda otu biter.

Agız yese köz uyadur
 Ağız yese göz utanır.
Alımçı arslan, berimçi sıçgan
 Alacağına arslan, vereceğine, borcuna sıçan.

Alın arslan tutar, küçin sıçgan kösgük, oyuk tutmas
 Hîle ile arslan tutulur, zor ile güç ile sıçan nazar, hayâl tutulmaz.

Alp çerikde, bilge tirikde
 Yiğit ordu içinde, bilgin mecliste kiñeşte belli olur.

Alp eriğ yabrıtma, ıkılaç arkasın yagrıtma
 Yiğiti bakımsız bırakma, yörük atın sırtını yara etme.

Alplar birle uruşma, beğler birle turuşma
 Yiğitlerle vuruşma, beğlerle sürtüşme, iddiâlaşma.

Alp yağıda, alçak çoğuda I-
 Yiğit kişi düşman karşısında, yumuşak kişi savaşda belli olur.

Anası teblük yufka yapar, oglı tetik koşa kapar
 Annesi yalancı yufka yapar, oğlu tetik koşup kapar.

Añduz bolsa at ölmes
 Andız ota olsa, at ölmez.

Anıñ yüziñe titinü baksa bolmas
 Onun yüzüne dik bakılmaz.

Anuk otru tutsa yokka sanmas
 Öne konan yemek ikram edilmemiş sayılmaz.

Arı kapçıtsa ısrur
 Arı kızdırılırsa ısırır, sokar.

Arkasız er çeriğ sıyumas
 Arkasız kişi düşmanını, rakibini yenemez.

Arpasız at aşumas, arkasız alp çeriğ sıyumas
 Arpasız at aşamaz, arkasız yiğit rakibini yenemez.

Arslan karışa sıçgan ötin ködezür
 Kocayan arslan sıçan deliğini gözler.

Arslan kökrese at ayakı tulaşır
 Arslan kükrese atın ayakları dolaşır.

Aşıç ayur tübüm altın, kamıç ayur men kayda men
 Tencere der dibim altın, kepçe der ki ben neredeyim?

Aş tatıgı tuz yogrın yemes
 Yemeğe tad veren tuzdur ama tuz çanakla yenmez.

Atan yüki aş bolsa açka az korunur
 Aş deve yükü ile olsa aça az görünür.

Ata oglı ataç togar
 Oğul babasına çeker, çekmek üzere doğar.

Atası açıg almıla yese oglınıñ tısı kamar
 Babası ekşi elma yese, oğlunun dişi kamaşır.

Atası anası açığ almıla yese oglı kızı tısı kamar
 Babası anası ekşi elma yese, oğlunun kızının dişi kamaşır.

Ata tonı ogulka yarasa atasın tilemes
 Babanın giyimi oğluna yarasa, oğul babasını istemez.

At teküzligi ay bolmas
 Atın alnındaki akıtma, gökdeki Ay’la bir olmaz, tutulamaz.

Ayın kişi neñi neñ sanmas
 Başkasının malı, mal sayılmaz.

Ay tolun bolsa eliğin imlemes
 Ay dolun olunca el ile gösterilmez.

Azuklug aruk ermes
 Azığı olan yorulmaz.

(B Harfi)

Balık subda közi taştın
 Balık suda, gözü dışarıda.

Bar bakır, yok altun
 Bulunan, var olan bakır, bulunamayan,nâdir olan altındır.

Barçın yamağı barçınka, karış yamağı karışka
 İpek yaması ipeğe, yün yaması yüne.

Barıg otru tutsa yokka sanmas
 Öne konan varlık, ikram edilmemiş sayılmaz. Bk. Anuk …

Beş erñek tuz ermes
 Beş parmak düz, birbirinin eşi değildir.

Bilmiş yek bilmedük kişiden yeğ
 Tanıdık şeytan yabancıdan iyidir.
Birin birin miñ bolur, tama tama kol bolur
 Birer birer bin olur, damlaya damlaya göl olur.

Bir karga birle kış kelmes
 Bir karga ile kış gelmez, gelmiş sayılmaz.

Bir tilkü terisin ikile soymas
 Bir tilkinin derisi iki defi soyulmaz, yüzülmez.

Bir toyın başı ağrısa, kamug toyın başı agrımas
 Bir şamanın başı ağrısa, bütün samanların başları ağrımaz.

Boldaçı buzagu öküz ara belgülüğ
 Öküz olacak buzağı, kendisini belli eder.

Bor bolmayıp sirke bolma
 Şarap olmadan sirke olma.

Boşlaglansa boksuklanur
 Kızıp kurudan kişi boyunduruklanır.

Boş neñge iyi bolmas
 Yaramaz malın sahibi olmaz.

Böri koşnısın yemes
 Kurt komşusunu yemez.

Böriniñ ortak, kuzgunuñ yıgaç başında
 Kurdun avı ortaklı, kuzgunun avı ağaçda kendine ait olur.

Buğday katında sarkaç subalur
 Buğdayın yanında karamuk otu da sulanır.

Bu kök kirsün, kızıl çıksun
 Bu mavi, ak girsin, kızıl çıksın.

Buşmasar boz kuş tutar, ebmeser ürüñ kuş tutar
 Sıkılmayan kişi boz kuş, acele etmeyen kişi beyaz kuş tutar.

Buzdan sub tamar
 Buzdan su damlar.

Bütün ümlüğ kanca bolsa olturur
 Şalvarı sağlam olan nereye istese oraya oturur.

(Ç Harfi)

Çaksa tütnür, çalsa bilnür
 Yaksa tüter, söylese bilinir.

Çakşak üze ot bolmas, çakrak bile ubut bolmas
 Taş üstünde ot olmaz, yanşak kişide ar olmaz.

(E Harfi)

Ebdeki buzagu öküz bolmas
 Ev içinde bakılan buzağı öküz olmaz.

Ebek ebğe tegmez IBk. Ersek …
 Aceleci evine varamaz.

Ebek siñek sütge tüşür
 Aceleci sinek süte düşer.

Ebliğ toygursa közi yolka bolur.
 Ev sahibi doyurunca, konuğun gözü yolda olur.

Eğir bolsa er ölmes
 Eğir otu kökü bulunduran kişi, hastalansa da ölmez.

Eliğ tutgınça ot tut
 Yabancıyı tutacağına ateş tut.
El kalır kaldı toru kalmas.
 Yurt gider, töre kalır.

Emgek eginde kalmas
 Sıkıntı ebedîyen sırtda kalmaz.

Emikliğ uragut kösekçi bolur
 Emzikli kadın iştahlı olur.

Endik uma eblikni agırlar
 Şaşkın konuk ev sâhibini ağırlar.

Erdem başı tıl .
 Faziletin başı dildir.

Erdemsiz kut çertilür
 Faziletsizden uğur, kut kaybolur

Erge muñ tegir, tag señiriñe yel tegir
 Kişiye keder değer, dağ doruğuna rüzgâr değer.

Erik erini yaglıg, ermegü başı kanlıg
 Yürekli kişi yağlı, tembelin başı kanlı olur.

Erkeç eti em bolur, eçkü eti yel bolur.
 Teke eti ilâç olur, keçi eti yel olur.

Ermegüğe bulıt yük bolur
 Tembele bulut yük olur.

Ermegüğe eşik art bolur
 Tembele eşik dağ geçidi olur.

Erñeñe eliğ karı böz üm tikemes
 Ergene elli karış bezden iç donu dikilmez.

Er oglı muñaymas, it oglı külermes
 Kişi oğlu kederli kalmaz, it oğlu tökezlemez, ayağı sürçmez.

Ersek erğe tegmes, ebek ebğe tegmes
 Oynak kadın koca bulamaz, aceleci evine varamaz.

Er sözi bir, eyer köki üç
 Er kişinin sözü bir, eyerin bağı üç olur.

Esende ebek yok
 Selâmetde acele yokdur.

Esiz anıñ yiğitliği
 Yazık onun yiğitliğine…

Eşyek ayur başım bolsa sundurıda sub içgeymen
 Eşek der ki; başım aklım olsa denizden su içerim.

Etli tırñaklı eyirmes
 Et tırnakdan ayrılmaz.

Eyğü er süñüki erir atı kalır.
 İyi kişinin kemiği erir, adı kalır.

Eyğülüğni sub ayakında kemiş başında tile
 İyilik yap suya at, pınarında dile bulursun.

Eyğülükün kel, isizliğin kelme
 İyilikle gel, kötülükle gelme.

(I Harfi)

Iñan ıñrasa botu bozlar
 Dişi deve inlese yavrusu bağırır, bozlar.

Iş yaragında, sart asığında
 İş sırasında, tüccar kârında…

It çakırı atka tegir, at çakırı ıtka tegmes
 İt nazarı ata değer, at nazarı ite değmez.

It ısırmas, at tepmes teme
 İt ısırmaz at tepmez deme.
Itka ubut atsa oldañ yemes
 İtde utanma olsa çarığın altını yemez.

(İ Harfi)

İgliğ tutrugı ay bolur
 Hastanın vasiyet etmesi iyilik getirir.

İki koçñar başı bir aşaçta aşıçta pışmas
 İki koç başı bir tencerede pişmez.

İkki bogra igeşür, otra kökegün yancılur.
 İki buğra, erkek deve itişir, ortada bükelek sineği incinir.

İm bilse er ölmes
 Parolayı bilen kişi hayâtını kurtarır, ölmez.

İzlik bolsa er öldimes, içlik bolsa at yagrımas .
 Çarığı olsa kişi ölmez, teyelti olsa atın sırtı açılmaz, yara olmaz.

(K Harfi)

Kaçış bolsa kıya körmes
 Halk içinde uyuşmazlık olsa, kimse birbirine yan bakamaz.

Kadaş temiş kaymaduk, kayın temiş kaymış
 Kardeş demiş bakmamış, kayın demiş bakmış.

Kagun karma bolsa iyisi ikki eliğin tegir
 Kavun yağma edilse, sahibi iki eliyle kapar.

Kal sabı kalmas, kagıl bağı yazılmas
 Söz leke bırakmaz, yaş söğütten yapılan düğüm ırgalanmaz.

Kalın bulutug tüpi sürer, karañku ışıg urunç açar
 Yoğun bulutu tipi sürer, karanlık işi rüşvet açar.

Kalıñ berse kız alır, kerek bolsa kız alır.
 Çeyiz veren kız alır, gerekliyse pahalı alır.
Kalın kaz kulabuzsuz bolmas
 Kaz sürüsü kılavuzsuz olmaz.

Kalın kolan çupgasız bolmas
 Eşek sürüsü başsız olmaz.

Kañdaş kuma ürür, iğdiş örü tartar.
 Baba bir kardeşler dövüşürler, ana birler yardımlaşırlar.

Kanıg kan bile birle yumas
 Kanı kan ile yıkamazlar.

Kan ışı bolsa, katun ışı kalır
 Kağanın işi olursa, hâtununun işi kalır.

Kara bulıtıg yel açar, urunç bile el açar.
 Kara bulutu yel açar, rüşvet ise yurt açar.

Kara muñ kelmeğinçe Kara Yalga keçme
 Kara belâ gelmedikçe Kara Yalga geçidini geçme.

Karga karısın kim bilir, kişi alasın kim tapar
 Karganın kocamışını kim bilir, kişinin gönlündekini kim anlar.

Karga kazga ötgünse butı sınur
 Karga kaza özense bacağı kırılır.

Karı öküz balduka korkmas
 Yaşlı öküz baltadan korkmaz.

Kayıñ kasıña
 Katılık kayın ağacına mahsûstur.

Kayıñ kasıña, söküt süliñe
 Kayın ağacına katılık, söğüt ağacına tazelik yaraşır.

Kaynar öküz keçiksiz bolmas
 Coşkun ırmak geçitsiz olmaz.

Kaz kopsa ördek kol iğ igenür
 Kaz giderse ördek göle sâhib çıkar.

Kek Keten kördi keregü yüydi
 Sıkıntıyı görünce çadırını yüklenip gitt

Keñeşliğ bilig üyreşür, keñeşsiz bilig obraşur
 Danışılmış bilgi güzelleşir, danışılmamış bilgi yıpranır.

Keriş yagrı ogulka kalır.
 At sırtındaki yara oğula kalır.

Keyüklüğ ölimes, küpeçliğ kürimes
 Giyimli kişi ıslanmaz, gemli at huysuzluk etmez.

Kılıç tatıksa iş yunçır, er Tatıksa et tuncır
 Kılıç paslanırsa iş incinir, kişi Farslaşırsa eti, kanı bozulur.

Kılnu bilse kızıl keyer, yaranu bilse yaşıl keyer
 Cilve bilse kırmızı giyer, yaranmayı bilse yeşil giyer.

Kırk yılka teğin bay çıgay tüzlinür
 Kırk yıla kadar zengin fakir bir olur.

Kış konuki ot
 Kış konuğu ateşdir.

Kız birle küreşme, kısrak birle yarışma
 Kız ile görüşme, kısrak ile yarışma.

Kız kişi sabi yorıglı bolmas
 Cimri kişinin sözü, ünü yayılmaz.

Kiçikde katıglansa ulgayu sebnür
 Küçük iken uğraşan, büyüyünce sevinir.

Kiçik ulugka turuşmas, kırguy soñkurka karışmasI
 Küçük büyüğe karşı durmaz, atmaca sungura karışmaz.

Kimiñ bile kaş bolsa yaşın yakmas
 Kimin yanında kaş denilen taş olsa, yıldırım onu yakmaz.

Kim kür bolsa köbez bolur.
 Kuvvetli olan kabadayı olur.

Kiñ ton opramas, keñeşliğ bil iğ artamas
 Geniş, bol giyim yıpranmaz, danışılmış bilgi yanılmaz.

Kişi alası içtin, yılkı alası taştın
 Kişinin alası içinde, atın alası dışındadır.

Kişi eti tiriğle tatır.
 Kişi eti diri iken tatlıdır, kıymetlidir.

Kişi sözleşü, yılkı yıylaşu
 Kişi söyleşerek, at koklaşarak anlaşır.

Kizdeki kiz yıpar
 Misk kutusu misk kokar.

Kizlençü kelinde
 Gizli şey gelinde bulunur.

Kobı er kuyugka kirşe yel alır
 Talihsiz kişi kuyuya girse yel alır.

Kolan kuyugka tüşse kurbaka aygır bolur
 Eşek kuyuya düşse kurbağa aygır olur.

Korkmış kişiğe koy başı koş korunur.
 Korkmuş kişiye koyun başı çift, iki görünür.

Koş kılıç kınka sığmaz
 Çift, iki kılıç bir kına sığmaz.

Kökge sagursa suysa yüzge tüşür
 Kişi göğe tükürse, yüzüne düşer.

Kök temür kerü turmas
 Çelik kılıç geri durmaz.

Koni barır keyikniñ közinde ayın başı yok
 Düz giden geyiğin gözünden başka yarası yokdur.

Kop sögütğe kuş konar, körklüğ kişiğe söz kelir
 Söğütlüğe kuş konar, doğru kişiye söz gelir.

Közden yırasa köñülden yeme yırar.
 Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.

Közüñüğe köğ tüşdi
 Aynaya pas düşdü.

Kulak eşitse köñül bilir. Köz korse üyik kelir.
 Kulak işitse gönül bilir, göz görse sevinç gelir.

Kul yağı, it böri .
 Kulunun düşman, itinin kurt olduğunu unutma.

Kurmış kiriş tügülmes, ukrukun tag egilmes
 Kurulmuş kiriş düğümlenmez, kement ile dağ egilmes.

Kurtga büyik bilmes yerim tar ter
 Yaşlı kadın oyun bilmez yerim dar der.

Kurug yıgaç egilmes, kurmış kiriş tügülmes
 Kuru ağaç egilmes, kurulmuş kiriş düğümlenmez.

Kurug kaşık agızka yaramas, kurug söz kulakka yakışmas
 Kuru kaşık ağıza faydasızdır, kuru söz kulağa lüzumsuzdur.

Kuş balası kusınçıg, it balası okşançıg
 Kuş yavrusu süs için, it yavrusu okşamak için

Kuş kanatın, er atın
 Kuş kanadı ile, kişi atı ile varır, uçar.

Kuş tuzakka meñ uçun ılınur.
 Kuş tuzağa yem için yakalanır.

Kuş yabuzı sagzıgan, yıgaç yabuzı azgan, Yer yabuzı kazgan, budun yabuzı Barsgan
 Kuşun kötüsü saksağan, ağacın kötüsü kuş burnu, Yerin kötüsü çöl, ahâlînin kötüsü Barsgan’lılardır.

Kut belgüsi bilig
 Devlet alâmeti bilgidir.

Kutlugka koşa yağar
 Kısmetliye çift yağar.

Kutsuz kuyugka kirşe kum yağar
 Kısmetsiz kişi kuyuya girse kum yağar.

Kuyugda sub bar, it burnı tegmes
 Kuyuda su var ama itin burnu erişmez.

Kuzda kar eksümes, koyda yağ eksümes
 Dağın güneş görmeyen yamacında kar eksilmez, koyunda yağ eksilmez.

Küç eldin kirşe toru tüñlüktin tünlükten çıkar
 Zorbalık yurda girse, töre bacadan kaçar.

Kül ürkünçe köz ürse yik
 Küle üflemektense, köze üflemek yeğdir.

Kümüş küñe ursa altun ayakın kel ir
 Gümüş güneş altına bırakılsa, altın ayağıyla gelir.

Künde irük yok, beğde kıyık yok
 Güneşde gedik yokdur, beyde caymak yokdur.

Küñe baksa köz kamar
 Güneşe bakan göz kamaşır.

Küniniñ küline tegü yağı
 Kuma kumanın külüne dahi düşmandır.

Küzegü uzun bolsa el iğ köymes
 Küskü ateş kuskusu uzun olursa el yanmaz.

Kuz keliği yazın yayın bilgürer belgülüğ
 Güzün gelişi yazdan bellidir.
(M Harfi)
Muş oglı muyabu togar
 Kedi yavrusu miyavlayarak doğar

Muş yakrıka tegişmes, ayur kişi neñi yaraşmas
 Kedi asılı yağa kavurmaya erişemez, gevezenin malı kişiye yaramaz.

(N Harfi)

Neçeme obrak keyük erse, yagmurka yarar
 Nice eski giyim olsa yine de yağmurda işe yarar.

Nece munduz erse eş eygü, nece eğri erse yol eygü
 Ne kadar aptal olsa da eş iyidir, ne kadar eğri, uzun olsa da yol iyidir.

Nece yitik biçek erse Öz sapın yonumas
 Bıçak ne kadar keskin olursa olsun, kendi sapını yontamaz.

(O Harfi)

Oglak yiliksiz, oglan biliksiz
 Oğlak iliksiz, çocuk bilgisiz olur.

Oglan biligsiz
 Çocuk bilgisiz olur.

Oglan ışı ış bolmas, oglak müñüzi sap bolmas
 Çocuk işi iş olmaz, oğlak boynuzu sap olmaz.

Oglan sub töker ulug yanı sınur.
 Oğlan su döker, büyüğün bir yanı kırılır.

Oprak yasıkdın tozlug ya çıkar.
 Eskimiş, kullanılmayan yay kabından tozlu yay çıkar.

Ortak erden artuk almaş
 Ortak ortağından fazla almaz.

Otagka öpkelep süğe sözlemedük
 Çadıra kızıp, askerle konuşmaz.

Ot tese ağız köymes
 Ateş demekle ağız yanmaz.

Ot tütünsüz bolmas, yiğit yazuksuz bolmas
 Ateş dumansız olmaz, genç kişi günahsız olmaz.

Otug oyguç birle öçürmes
 Ateş alev ile söndürülmez.

(Ö Harfi)

Öd keçer kişi tuymas, yalñuk oglı meñgü kalmas
 Zaman geçer kişi duymaz, insan oğlu ebedî kalmaz.

Ödlek karıtmışka boyug talkımas
 Zamanın yaşlandırdığı kişiye boya ayıp sayılmaz.

Ögüñüçi üminde artarur
 Öğünen kişi iç donunu pisletir.

Öküş sebinç bolsa katıg oksunur
 Çok sevinen, pek pişman olur.

Öküz ayakı bolgınça buzagu başı bolsa yeğ
 Öküz ayağı olmakdansa, buzağı başı olmak yeğdir.

Öldeçi sıçgan muş taşakın taşakı kaşır
 Eceli gelen sıçan kedinin husyelerini kaşır.

Ötlüğ yinçü yerde kalmas
 Delikli inci yerde kalmaz.

Öz köz ir kışlag
 Kışlığını kendi gözünle seç.

(S Harfi)

Sabanda sandırış bolsa örtgünde irteş bolmas
 Saban zamanı sürtüşme olursa, harman zamanında dövüş olmaz.

Sabın sagrakka tegir
 Sözle, tatlı dille sürâhiye erişilir.

Saçratgudın korkmış kuş kırk yıl ayrı yıgaç üze konmas
 Tuzakdan korkmuş kuş kırk yıl çatal ağaç üstüne konmaz.

Sakak bıçar, sakal okşar
 Çene keser, sakal okşar.
Sakak okşar, sakal bıçar
 Çene okşar, sakal keser.

Sart azukı arıg bolsa yolda yer
 Tüccarın malı temiz olsa yolda kendisi yer.

Sartnıñ azığı arıg bolsa yol üze yer
 Tüccarın malı temiz olsa yol üzerinde kendisi yer.

Sınamasa arsıkar, sakınmasa utsukar
 Sınamayan aldanır, sakınmayan yutulur.

Soğuşup uruşur, otra ton titişür
 Soğuşup vuruşulur, arada elbise yırtılır.

Söğüt süliñe kayıñ kasıña
 Söğütde tazelik, kayında sertlik vardır.
Sözğe süçünse bulun barır
 Lâfa dalan tutsak olur.

Sub içürmesge süt ber
 Su içirmeyene süt ver.

Sub körmekinçe etük tartma
 Suyu körmeyince etek toplama.

Subuzganda eb bolmas, topurganda ab bolmas
 Mezarlıkda ev olmaz, tozlu yerde av olmaz.

Sundılaç ışı ermes örtgün tepmek
 Harman tepmek çayır kuşunun serçe işi değildir.

Süsegen uyka Teñri müñüz bermes
 Süsegen öküze Tanrı boynuz vermez.

(T Harfi)

Tabgaç Kannıñ turkusı telim teñlemeyip bıçmas
 Çin hakanının ipeği çokdur ama denk getirmedikçe biçmez.

Tagıg ukrukın egmes, teñizni kaygıkın bükmez
 Dağ kement ile eğilmez, denizin önü kayıkla kesilmez.

Tag tagka kabuşmas, kişi kişiğe kabuşur.
 Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur.

Tamu kapugın açar tabar
 Cehennemin kapısını açan maldır.

Tapug taş yarar, taş başıg yarar
 Emir taşı yarar, taş başı yarar,
Taşıg ısrumasa öpmiş kerek
 Taşı ısıramayanın öpmesi gerekir.

Tatıg közre tikeniğ tüpre
 Farslı’ya dikkat et, dikeni kökünden sök.

Tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas
 Fars’sız Türk olmaz, başsız serpuş olmaz.

Tayak bile taymas, tanuk sözün bütmes
 Baston ile kayılmaz, şahit sözüne inanılmaz.

Tay atatsa at tınur, oğul ereyse ata tınur
 Tay atlaşınca at dinlenir, oğul erginleşince babası dinlenir.

Taygan yügrügin yügürgenni tilkü sebmes
 Tazının hızlı koşanını tilki sevmez.

Taz at taparçı bolmas
 Alacalı at yük taşıyamaz.

Taz keliği börkçige
 Kelin, börksüzün geleceği yer börkçüdür.

Tebey bedük erse mayakı bedük ermes
 Deve büyük ise, tersi, dışkısı büyük olmaz.

Tebey münüp koy ara yaşmas
 Deveye binip koyun sürüsü içinde saklanılmaz.

Tebi silkinse eşekke yük çıkar
 Deve silkinse eşeğe yük çıkar.

Tebi yük kötürse, kamıç yeme kötürür
 Yük götüren deve, kaşığı da haydi haydi götürür.

Tegirmende togmış sıçgan kök kökregiñe korkmas
 Değirmende doğmuş sıçan gök gürlemesinden korkmaz.

Tegme kişi öz bolmas, yat yaguk tuz bolmas.
 Her kişi kendin gibi olmaz, yad kişi, hısımla müsâvî olmaz.

Telim sözüğ uksa bolmas, yalım kaya yıksa bolmas
 Çok söz anlaşılmaz, yalçın kaya yıkılmaz.

Teñsizde tegirmen turgursa, yaragsızda yar bolmas
 Uygun olmayan yerde değirmen yapan yararsız ark yapar.

Teşük subda belgürer
 Deşik, yarık, delik, suda su ile belli olur.

Tezek karda yatmas, eygü ısız katmas
 Tezek karda yatmaz, iyilik kötülüğe katılmaz.

Tılın tergiğe tegir
 Tatlı dil ile sofraya erişilir.

 Tılın tügmişni tısın yazmas
 Dil ile bağlanan diş ile çözülemez.

Tikmeğinçe önmes, tilemegince bulmas
 Ekmeyince bitmez, dilemeyen bulamaz.

Tilkü öz yinige İñe ürse uyuz bolur.
 Tilki kendi inine karşı ürüse uyuz olur.

Tiriğ esen bolsa tañ öküş korur
 Kişi esen yaşasa şaşılacak çok şey görür.

Tokum yüzüp kuyrukta biçek sıma
 Deriyi yüzüp kuyrukda bıçağı kırma.

Tolum anutsa kulun bulur, tolum unutsa bulun bolur
 Silâhını hazır eden at da bulur, silâhını ihmâl eden tutsak olur.

Toyın tapugsak Teñri sepinçsiz.
 Şaman tapınsa da Tanrı memnun olmaz.

Tünle bulıt örtense eblûk urı keldürmişçe bolur
 Tañda bulıt örtense ebge yağı kirmişçe bolur

Akşam üstü bulut kızarırsa ev halkı çocuk doğmuş gibi olur,
 Tan vakti bulut kızarırsa eve düşman girmiş gibi olur.

Tünle yorub kunduz sebnür, kiçikde eplenip ulgayu sebnür
 Geceyle yola çıkan gündüzün sevinir, küçükken evlenen yaşlanınca sevinir.

Tütün kopursa işlenür
 Dumanı kaldıran islenir.

Tütüşmeginçe tüzülmes, tüpirmeğinçe açılmas
 Dövüş olmayınca düzen düzülmez, tipi olmayınca hava açılmaz.

Tuzun birle uruş, utun birle tireşme üsterme
 Yumuşak başlı kişi ile vuruş alçak kişi ile iddialaşma, direşme.

(U Harfi)

Ula bolsa yol azmas, bilig bolsa söz yazmas
 İşâret olsa yol şaşırılmaz, bilgi olsa söz uzamaz, yayılmaz,

Ulugnı uluglasa kut bulur
 Ulu kişiyi ululayan, devlet bulur.

Uluk yağırı ogulka kalır Bk: Keriş …
 Atın omuz başındaki yara oğula kalır.

Uma kelse kut kelir
 Konuk gelirse devlet gelir.

Umayka tapınsa oğul bolur
 Şevkat meleğine yakaranın çocuğu olur?

Usukmışa sakıg kamug sub korunur
 Susamışa serab bütün su görünür.

Us üşgürse ölür
 Kukumav kuşu kişiye karşı öterse o kişi ölür.

Uygur yıgaç uzun kes, temür kısga kes
 Ey Uygur, ağacı uzun kes, demiri kısa kes.

(Ü Harfi)

Üri kopsa oguş alkışur, yağı kelse imrem tepreşür
 Gürültü kopsa hısım, akraba koşuşur, düşman gelse halk debreşir, yer yerinden oynar.

(Y Harfi)

Yablak tıllıg beğden kerü yalñus tul yeğ
 Kötü dilli beyden yalnız dul kadın yeğdir.

Yagıñ erse kerek yundakı tegir
 Düşmanın hücum edip gitse bile atının fışkısı kalır.

Yağını aşaklasa başka çıkar
 Düşman küçümsenirse başa çıkar.

Yakadaki yalga gali eligdeki ıçgınur
 Yakandakini yalarken elindeki gider.

Yalksa yeme yağ eyğü, köyse yeme kün eyğü
 Bıksa bile yağ iyi, yaksa bile gün iyidir.

Yalñuk meñgü tirilmez, sınka kirüb kirü yanmas
 Kişi ebediyen diri kalmaz, mezara giren geri dönmez.
Yalñuk oglı munsuz bolmas
 Kişi oğlu dertsiz olmaz.

Yalñuk oglı yokayur eyğü atı kalır
 Kişi oğlu yok olur, ölür, iyi ise adı kalır.

Yalñuk ürülmüş kap ol, ağzı yazlıp alkınur
 Kişi şişirilmiş tulum gibidir, ağzı açılınca söner.

Yalñus kaz ötmes
 Yalnız kaz ötmez.

Yarın bulgansa el bulganır
 Kürek kemiği karmaşık olursa, yurt da karışır.

Yaş ot köymes, yalapar ölmes
 Yaş ot yanmaz, elçi ölmez, öldürülmez.

Yatnıñ yaglıg tiküsinden, öznüñ kanlıg yuyruk yeğ
 Elin yağlı lokmasından, kendinin kanlı yumruğu yeğdir.

 Yayag atı çaruk, küçi azuk
 Yayanın atı çarık, gücü azıkdır.

Yazıda böri ulısa ebde it bağrı tartışur
 Düzlükde kurt ulusa, evde itin bağrı sızlar.

Yazıdaki süblin eyergeli, ebdeki takagu uçgınma
 Düzlükdeki sülünü ararken, evdeki tavuğu kaçırma.

Yazın katıglansa kışın sebnür.
 Yazın katık yapan, kışın sevinir.

Yazmas atım bolmas, yañılmas bilge bolmas
 Şaşmaz ok olmaz, yanılmadık bilgin olmaz.

Yazmas atım yağmur, yañılmas bilge yañku
 Şaşmaz ok yağmur, yanılmaz bilgin yankıdır.

Yer basrukı tag, budun basrukı beğ
 Yerin baskısı dağ, milletin baskısı beğdir.

Yeti başlıg yil büke
 Yedi başlı ejderha.

Yıgaç uçuña yel tegir, körklüg kişiğe söz kelir
 Ağaç ucuna yel deyer, değerli kişiye söz gelir.

Yılan kendü eğrisin bilmes, tebi boynın eğri ter
 Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri der.

Yılan yarpuzdın kaçar, kanca barsa yarpuz utru kelür.
 Yılan, yılan sıçanından kaçar, nereye kaçsa yılan sıçanı karşısına dikilir, gelir.

Yıparlıg kesürgüdin yıpar kitse yiyi kalır
 Amber kabından amber gitse de koşusu kalır.

Yırak yer sabin arkış keldürür
 Uzak yerin haberini kervan getirir.

Yitükliğ anası koyun açar
 Kaybetdiği nesneyi anasının koynunda arar.

Yogurkanda artuk ayak kösülse üşiyür
 Ayak yorgandan dışarıya uzatılırsa üşür.

Yunt başın yularlab keñeldi
 At başını dâimâ yularlayıp tedbîr al.

Yunt kazısı yağ
 Yağın iyisi atın karnından çıkan yağdır.

Yurt kiçük bolsa angut bedük ur
 Delik küçük olsa da tapayı yamayı büyük vur.

Yüpüşlüğ kelin keyeküni yapaş bulur
 Yüz görümlülüğü çok olan gelin, güveyiyi yavaş, yumuşak bulur.

Yüzge körme erdem tile
 Kişide yüz güzelliği değil fazilet ara, dile.

Kâsgarli Mahmud

Dersim (Tunceli) Yalanları ve Gerçekleri

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN



Genç Cumhuriyetin Dersim'e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soykırıma uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır? Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden hiç söz edilmemektedir? Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938'e uzanıp, Dersim İsyanı'nı anlamaya çalışalım.
En kanıksanmış Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri "Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün liderliğindeki genç Cumhuriyetin, 1937-1938 yıllarında Dersim'de Kürtleri katlettiği!" biçimindedir. Ülkemizde bugün, tarihçisinden gazetecisine, eğitimcisinden siyasetçisine kadar neredeyse herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin Dersim'de bir kıyım ve katliam yaptığını peşinen kabul etmiş gibidir.
Örneğin, İsmail Beşikçi'nin bir kitabının adı, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi' dir. Hasan Cemal'in bir yazısının adı da, Dersim Katliamını Mazur Göstermeye Çalışmanın Ahmaklığı Üzerine'dir.
"Dersim yalanı" Türkiye'de son zamanlarda sıkça siyasete alet edilmeye de başlanmıştır. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünden defalarca "Tek Parti döneminde Dersim'de katliam yapıldı!" demiştir.
"Dersim'de katliam yapıldı!" iddiaları, bugün bazı iç ve dış Cumhuriyet düşmanlarınca, Türkiye'yi soykırımla suçlamak için kullanılmak istenmektedir. Örneğin, 13 Kasım 2008'de Avrupa Parlamentosu himayesinde Dersim Soykırımı Konferansı düzenlenmiştir. Düzenleyenler, bu konferansın amacını, Ermeni, Süryani, Pontus Rumlarına karşı soykırım suçu işleyen Türkiye'nin suçlar listesine yeni bir insanlık suçu daha ekleniyor: "Dersim soykırımı" biçiminde açıklanmıştır. Prof. Dr. Ronald Mönch, Dersim'de yaşananların insanlık suçu olduğunu savunarak Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri ile üst düzey askeri yetkililer için, "Yaşasalardı savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerekirdi!" demiştir.
19 Kasım 2009'da Dersim Soykırımı Konferansı'nın ikincisi yine Brüksel'de yapılmıştır. Bu toplantılardan sonra, Dersim harekatının 'soykırım' olarak tanımlanmasını isteyen bir heyet, bu olayları Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne götürmek için harekete geçmiştir. Aralarında ABD'li avukat Prof. Dr. Barry Fisher ile Dink davası avukatı Erdal Doğan'ın da bulunduğu heyet, 12 Nisan 2011'de Tunceli'de incelemelerde bulunmuştur. Dersim yalanı, kartopu misali büyüdükçe büyümüş ve sonunda 1937-1938 Dersim isyanını bastıran CHP içinden bazıları bile bugün "Evet! Dersim'de katliam yapıldı!" deme noktasına gelmiştir.
Peki ama gerçekte Dersim'de ne olmuştur?
Gerçekten de Atatürk ve İnönü, Dersim'de Kürtlerin katledilmesini mi emretmiştir?
Genç Cumhuriyetin Dersim'e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soykırıma uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır? Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden hiç söz edilmemektedir?
Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938'e uzanıp, Dersim İsyanı'nı anlamaya çalışalım.

Dersim İsyanı'nın Kökleri Koçgiri İsyanı'nda gizlidir

Dersim İsyanı ve sonrasındaki Dersim harekatını anlamak için öncelikle Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Koçgiri İsyanı'na (1921) bakmak gerekir. Koçgiri İsyanı'nın zamanlaması, isyandaki emperyalizm parmağı, isyanda rol alan aktörler, isyanın bastırılma biçimi, isyanının bastırılma biçiminin istismar edilmesi, Cumhuriyet dönemindeki Dersim İsyanı'nı çağrıştırmaktadır. Dikkatli bir göz, Dersim İsyanı'nın köklerinin Koçgiri İsyanı'nda gizli olduğunu çok kolay bir biçimde görebilir. "Dersim sonuçtur; başlangıç Koçgiri İsyanı'dır"
Şimdi, sırasıyla Koçgiri İsyanı'ndan Dersim İsyanı'na uzanan düşünsel ve eylemsel çizgiye göz atalım ve Dersim'in Koçgiri'deki köklerini görelim:
1. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi emperyalistlerce kullanılmıştır: Koçgiri İsyanı'nı planlayan Kürt Teali Cemiyeti İngilizlerin kontrolünde bir cemiyettir. İngilizler, Kemalistlerin, Çerkez Ethem'le ve Yunan ilerleyişiyle iyice köşeye sıkıştığı bir zamanda Koçgiri İsyanı'nı organize ederek Milli hareketi sonuçsuz bırakmak istemişlerdir. Dersim İsyanı'nın arkasında da -Hatay meselesinin tartışıldığı günlerde Türkiye'nin elini zayıflatmak isteyen-Fransız emperyalizmi olduğu anlaşılmaktadır.
2. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi Bağımsız Kürdistan parolasıyla başlatılmıştır: Koçgiri İsyanında isyancıların taşıdığı yeşil, kırmızı, beyaz Kürdistan bayrağı ve isyancıların dillerindeki Kürdistan marşı, Baytar Nuri'nin Sivas'ın Kangal ilçesinin Yellice bucağında Hüseyin Abdal Tekkesi'nde yaptığı toplantıda, Sevr Antlaşması'na uygun olarak bir Kürt devleti kurulması düşüncesini kabul ettirmesi, isyan sırasında Şadan aşiretinin Refahiye ilçesindeki hükümet konağına Kürt bayrağı çekmesi, Hozat toplantısı sonunda Baytar Nuri'nin babası İbrahim Ağa'nın hazırladığı 15 Kasım tarihli bildiriyle ayrılıkçı Kürt aşiretlerinin Ankara hükümetinden bir tür "özerk Kürdistan" talep etmeleri, Batı Dersim aşiretlerinin de 25 Kasım tarihli başka bir bildiriyle bağımsız Kürdistan talep etmeleri, İmranlı'daki yönetimi ele geçiren isyancıların hükümet konağına Kürt bayrağı çekmeleri ve Baytar Nuri'nin, "İlk önce Dersim'de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat'a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas'a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti'nden resmen Kürdistan istiklalini,i tanımasını isteyecek" diyerek Koçgiri İsyanın amacını açıklaması, Koçgiri İsyanı'nın bağımsız Kürdistan isteğiyle çıkarıldığını şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde kanıtlamaktadır.
3. Koçgiri İsyanının baş aktörleri Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkmıştır:
Koçgiri İsyanı'yla Dersim İsyanı arasındaki bağın ve sürekliliğin en açık kanıtlarından biri, 1921 Koçgiri İsyanı'nda ön saflarda yer alan Baytar Nuri, Alişer ve Seyit Rıza gibi isimlerin, Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkacak olmasıdır. Dersim İsyanı'nın ele başı Seyit Rıza'nın, Koçgiri İsyanı'nın perde arkasındaki kışkırtıcılarından biri olduğu gerçeği nedense Cumhuriyet tarihi yalancılarınca hep gözden kaçırılmaktadır. Bazı Kürt aşiret liderlerinin ayrılıkçı Kürtlerden ayrılarak Ankara'ya gidip TBMM'ye katılmaları üzerine Seyit Rıza ön plana çıkmıştır. Adamlarıyla birlikte köyünden çıkarak Dersim'e gelen Seyit Rıza, Sivas'taki isyancılara gidecek yardımı organize etmeye başlamıştır. Bütün plan ve program hazırlanmıştır, kış atlatılır atlatılmaz bağımsızlık ilan edilecektir. İsyancılardan Baytar Nuri, bu planı şöyle açıklamıştır:
"İlk önce Dersim'de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat'a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas'a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti'nden resmen Kürdistan istiklalini tanımasını isteyecek."
İsyanın yeni önderlerinden Seyit Rıza, TBMM'ye katılan Kürt milletvekillerinin Dersim'i temsil etmediklerini, çünkü Doğu Anadolu'da bir Kürt yönetimi kurularak bağımsızlığın ilan edildiğini bildirmiştir. Bu sırada Dersim'deki ayrılıkçı aşiret liderleri üzerindeki baskısını artıran TBMM, Baytar Nuri'yi tutuklamıştır. Baytar Nuri'nin tutuklanmasına isyancı aşiretler büyük bir tepki göstermişlerdir. Seyit Rıza, Baytar Nuri'nin hemen serbest bırakılmasını aksi halde hiç zaman kaybetmeden Dersim'den Sivas'a saldıracaklarını bildirmiştir. Bir taraftan Yunan ilerleyişi, diğer taraftan da iç isyanlarla uğraşan TBMM, yeni bir isyanı göze alamayarak Seyit Rıza'nın isteğini kabul etmiş ve Baytar Nuri'yi serbest bırakmıştır. Bu arada Dersim mutasarrıfı da tehdit edilerek bölgeden uzaklaştırılmış ve bölgenin tüm hakimiyeti aşiretlerin eline geçmiştir.
4. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi "bastırılması sırasında aşırı güç kullanıldığı" iddiasıyla tartışma konusu olmuştur: Dersim isyanını bastırmakla görevlendirilen Nurettin Paşa'nın "aşırı güç kullandığı, Kürtlere baskı yaptığı, suçsuz insanları da öldürdüğü" iddiaları ve bu doğrultuda başlatılan propaganda çalışmaları sonunda, hem bir af çıkartılarak Kurtuluş Savaşı'nın en kritik aşamasında isyancı Kürtçülerin çoğu serbest bırakılmış, hem de Kürtçü propaganda çalışmalarıyla isyancı Kürtçüler adeta mağdur durumuna getirilmiştir. Bu mağdur edebiyatı, ayrılıkçı Kürtçü hareketin işini kolaylaştırmaktan başka hiçbir şeye yaramamıştır. Bilindiği gibi benzer bir aşırı güç kullanma iddiası ve bir mağdur edebiyatı da Dersim İsyanı'ndan sonra başlatılmıştır. 1921 Koçgiri İsyanı'nın TBMM temsilcisi Nurettin Paşa tarafından çok sert bir biçimde bastırılması ve bunun ayrılıkçı Kürtçülerce propaganda malzemesi haline getirilmesi, Kürt hafızasında "Kemalist sistemin Alevi-Kürtlere düşman olduğu" biçiminde yer etmiştir ve bu hafıza, sonradan 1937-1938'deki Alevi-Kürt Dersim İsyanı'na meşruiyet kazandırmak için kullanılmıştır.
Özetle, emperyalizm ve onun yerli işbirlikçisi durumundaki ayrılıkçı Kürtçü aşiret liderleri, Kurtuluş Savaşı sırasında Koçgiri İsyanı'yla gerçekleştiremedikleri bağımsız Kürdistan projesini, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirmek için, bir anlamda kaldıkları yerden işe başlayarak Dersim İsyanı'nı örgütlemişlerdir. Yani, Dersim'in kökleri Koçgiri'de gizlidir... Dersim'in kökleri bir başka yerde daha gizlidir...

Dersim İsyanı'nın Kökleri: Hoybun Cemiyeti ve Ağrı İsyanları

Türkiye'de 1919'daki Koçgiri İsyanı'yla 1937-38'deki Dersim İsyanı arasında, emperyalizm destekli, "bölücü" ve "irticacı" çok sayıda Kürtçü isyan çıkmıştır. Bu isyanlar içinde, Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra en etkili Kürtçü isyan Ağrı İsyanlarıdır.
Koçgiri İsyanı, Nasturi İsyanı, Şeyh Sait İsyanı ve Ağrı İsyanlarının başarısız olması üzerine Dersim İsyanı; tertiplenmiştir. İlk Ağrı İsyanı Mayıs 1926'da, ikincisi Eylül 1927'de, üçüncüsü de Eylül1930'da çıkmıştır. Ağrı İsyanlarının arkasında Kürt-Ermeni dayanışmasıyla kurulan ayrılıkçı Hoybun Cemiyeti vardır. Hoybun Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra yurt dışına kaçan ve İngilizlerle işbirliğine giren Kürt liderleriyle Ermeni Taşnak liderleri arasındaki işbirliği sonunda kurulmuştur. Hoybun Cemiyeti'nin kuruluşuyla ilgili ilk toplantı 1927 Şubat'ında İngilizlerin Revandiz Kaymakamlığı'na getirdikleri Seyyit Taha'nnn evinde yapılmıştır. İngiltere'nin Irak olağanüstü komiser yardımcısı Edmons'un organize ettiği bu toplantıda Türkiye'de çıkarılacak bir isyanla ilgili olarak şu kararlar alınmıştır:
a) İngilizler, Kürtlere para ve ihtiyaç halinde silah yardımı yapacaklardır.
b) Nasturiler, Kürt kıyafetleri giyerek isyana katılacaklardır.
c) Hazırlıklar tamamlandıktan sonra harekete geçilecektir.
d) İsyan Şemdinli Yüksekova'dan başlayacak ve hedef Van'ın ele geçirilmesi olacaktır.
Taşnak Ermenilerinden Leon Emirizyon, Sultanyan ve Aris adlı kişilerinde katıldığı ikinci toplantı Mart 1927'de yine Siyyit Taha'nın evinde yapılmıştır. Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza ile kaçak subaylardan Kasım ve İhsan Nuri'nin de katıldığı bu toplantıda Cemiyetin adı Hoybun olarak tesbit edilmiştir.
Kuruluş hazırlıklarına Irak'ta İngilizlerin kontrolünde başlanan Hoybun Cemiyeti, esas kuruluş kongresini Fransa'nın kontrolünde ve Ermenilerin güçlü olduğu bir bölgede yapmıştır. Kongrede cemiyetin başkanlığına Celadet Ali Bedirhan seçilmiştir. Merkez heyeti üyeliklerine ise, Süreyya Bedirhan, Kamuran Ali Bedirhan, Memduh Selim, Nizamettin, Tevfîk Cemil, Haso Ağa, Mustafa Bozan, Halil Rahmi, Cesim Ağa (Şihnu) Şerif, İbrahim ve Emin Ali Ağa seçilmişlerdir. Hoybun Cemiyeti, doğrudan genç Türkiye Cumhuriyeti parçalamak için kurulmuştur. Nitekim, kongrede Hoybun Cemiyeti'nin kuruluş amacı belirtilirken, "Türk Kürdistanı'nın bağımsızlığı olarak" tespit edilmiş, Türkiye'nin dışındaki "hiçbir millet ve devlete karşı aleyhtar ve tecavüzkar bir vaziyet almamayı şiarı ittihaz eylemiştir" denilmiştir. Hoybun Cemiyeti, isyan hazırlıklarına başlamış ve bu amaçla 1928 yılında, "Türkiye'de Kürtlerin Katliamı" adlı 48 sayfalık bir kitapçık bastırmıştır.
Hoybun Cemiyeti, özellikle para toplamak ve propaganda yapmak amacıyla Paris Taşnak Merkezi üyesi Çamlıyan ile Süreyya Bedirhan yoğun faaliyetlerde bulunmuşlardır. Çamlıyan faaliyetlerini daha çok Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Mısır gibi ülkelerde yoğunlaştırmışken, Süreyya Bedirhan, Hoybun Cemiyeti'nin Avrupa temsilcisi olarak Paris'te bir büro açmış ve Avrupadaki faaliyetleri yürütmüştür. Süreyya Bedirhan, Avrupa'daki faaliyetlerinin yanında para toplamak ve Amerikan kamuoyunu etkileyerek ABD desteğini sağlamak amacıyla 1928 yılında ABD'ne gitmiştir. Hoybun Cemiyeti adına ABD'nin çeşitli yerlerinde konferanslar veren Süreyya Bedirhan ilk aşamada 20 bin dolar para toplamıştır.
Bedirhan, ABD'ndeki faaliyetleri esnasında Ermenilerle de yakın işbirliğine girmiş, Ermeni Kilisesi'nde de bir konferans vermiştir.
Süreyya Bedirhan'ın ABD'ndeki konferansları bir kitapçık halinde 1928 yılında Hoybun Cemiyeti tarafından İngilizce olarak yayınlanmıştır. Kitapçığa "Aynı Türk" başlığı adı altında bir giriş yazan Herbert Adams Gibboms; Süreyya Bedirhan'ın Kürt Milli Meclisi Hoybun'un temsilcisi olarak Kürdistan'ın durumunu Amerikan hükümeti ve insanlarına anlatmak için geldiğini belirtmiş ve Bedirhan'ın kısa bir biyografisini vermiştir.
Süreyya Bedirhan, Kürt isyanı ve medeniyeti adına Hoybun ve Kürdistan adına Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya'yı 1925 yılından beri Kürdistan'da Türklerin yaptıkları gaddarlığı incelemeleri için uluslararası bir komisyon kurmaya davet etmiştir.
Cemiyetin faal üyesi ve Ağrı isyanlarının elebaşısı İhsan Nuri, 1924 yılında Türkiye'den kaçarak Irak'a, dolayısıyla İngilizlere sığınmış, daha sonra 1930 yılında çıkan Ağrı İsyanları sırasında Kürtlerin davalarını Milletler Cemiyeti'ne götüreceğini basın aracılığıyla dolaylı yoldan duyurmuş, hatta Irak'ta yaptığı temaslarda böyle bir müracaatı teşvik etmiş, ayrıca Ağrı isyanları sırasında İngiltere'nin kontrolündeki Barzani Kürtleri, Irak sınırını geçerek Türkiye'ye saldırmıştır. Bütün bunlar dikkate alınacak olursa İngiltere'nin bölgedeki gelişmelerle yakından ilgilendiği ve en azından Türkiye'ye karşı yönlendirmeler ve kışkırtmalar yaptığını görülmektedir. 12 Nisan 1931 tarihinde İçişleri Bakanlığı'ndan Başbakanlığa gönderilen bir yazı ekindeki rapora göre; İngiltere'nin bölgedeki aşiretler ve gelişmelerle yakından ilgilenmesinin amacının, "Hakkari vilayeti ile Cizre'de dahil olmak üzere Irak Kürtleri hakimiyeti altında Irak ile Türkiye arasında bir Kürt hükümeti teşkil etmek" olarak değerlendirilmiş, bu amaçla Şeyh Mahmut'un Kürdistan Prensi ilan edileceği, Barzani şeyhi emri altına verecekleri, ve Nasturileri Kürtleştirmeye çalıştıkları belirtilmiştir.
Hoybun Cemiyeti, Temmuz 1929'da Halep'te iki toplantı yapmıştır. Bu toplantılara başta Celadet Ali Bedirhan, Memduh Selim, Cemilpaşa-zade Mehmet, Cemilpaşazade Kadri, Yado, Vahan Papazyan, Hrrşak Papazyan ve Karabet olmak üzere 45 kişi katılmıştır. Toplantılarda, Suriye'deki yerli ve Türkiye'den firari Kürtlerden "azami istifade edilmesi", Türkiye'ye karşı yapılacak herhangi bir hareketin tam ve mükemmel olarak tamamlanmasına karar verilmiştir.
Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı'na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül'de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır.
Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926'da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yayalarına sığınması ve Hası Telli'nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.
1927 Eylül'ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa'da ve Amerika'da etkili olan ve Amerika'da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı'nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927'de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya'yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı'nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.
Hoybun Cemiyeti'nin organize ettiği Üçüncü Ağrı isyanı, 1930 yılında başlamıştır. Bölgedeki Celali, Süphanlı, Haydaranlı, Milanlı, Hasenanlı, Zirkanlı, Cibranlı ve Mokorlu aşiretlerinin katıldığı Ağrı İsyanı'nın lider kadrosuna Türk ordusundan firari yüzbaşı İhsan Nuri, Ermeni Zilan ve Bro Haso Telli oluşturmuştur. İsyana katılan aşiret mensuplarının yanında Ermeni ve Nasturi çeteleri de yer almıştır.
Genç Türkiye Cumhuriyeti, Hoybun Cemiyeti'nin organize ettiği Ağrı İsyanına karşı 1930 Haziran'ından itibaren askeri harekata başlama kararı almıştır. Mayıs 1930'da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı'nı bastırmak için harekete geçmiştir. İsyancılar, Türk ordusunun bir bölümünü üzerlerine çekerek asıl büyük ayaklanmaya destek vermek üzere aynı anda iki olay daha çıkarmışlardır. Bunlardan biri, 20 Haziran 1930 tarihinde Kör Hüseyin ve Eminpaşaoğullarının İran sınırını geçerek Zeylan'da başlattıkları isyandır. Bu isyanda öldürülen isyancının birinin üzerinde halkı isyana teşvik eden birkaç Hoybun Cemiyeti bildirisi ile mührü çıkmıştır. Bu sırada Doğu Anadolu'nun Dersim, Palu ve Viranşehir bölgelerinde de Hoybun Cemiyeti bildiriler dağıtarak halkı isyana çağırmıştır. Türkiye bu olayları bastırmaya çalışırken Irak'taki Şeyh Barzani ve Molla Hüseyin Şerif idaresindeki bir grup, Irak sınırından geçerek Oramar, Şal ve Şemdinli bölgelerinde de isyan çıkarmıştır.
7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekâtla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.
Özetlemek gerekirse;
1919'daki Koçgiri İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir; Koçgiri İsyanı'na katılan isyancıların ele başları 1937-38'de Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkmıştır.
1924'te çıkan Nasturi İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir.
1925'te çıkan Şeyh Sait İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir.
1925'teki Şeyh Sait İsyanı sonrasında yurt dışına kaçan isyancılardan bazıları
1927 yılında Ermenilerle birlikte Hoybun Cemiyeti'ni kurmuştur. Hoybun Cemiyeti'ni İngiltere, Fransa ve ABD desteklemiştir.
1930'daki Ağrı İsyanı'nı Hoybun Cemiyeti'nce desteklenmiştir.
1937-38'deki Dersim İsyanı'nın alt yapısı 1928-29'da hazırlanmıştır.

Dersim İsyanının Kökleri

1925 Şeyh Sait İsyanı'dan sonra Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı planlanan bütün "Kürtçü isyanların" kilit noktalarından biri Dersim olmuştur. Ağrı İsyanı'nı planlayan Hoybun Cemiyeti de Dersim'i en önemli merkezlerden biri olarak görmüştür Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetleriyle ilgili İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı 18 Temmuz 1929 tarihli "gizli raporun" 11. maddesindeki "Dersim, ruh meselesidir. Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır." ifadeleri, Dersim İsyanı'nın hazırlıklarının Ağrı İsyanı öncesinde başladığını göstermektedir. Nitekim Ağrı İsyanı'na destek olan isyancılardan bazıları Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkacaktır.
Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı'na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül'de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır .
Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926'da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli'nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.
1927 Eylül'ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa'da ve Amerika'da etkili olan ve Amerika'da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı'nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927'de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya'yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı'nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.
Hoybun Cemiyeti'nin desteklediği Üçüncü Ağrı İsyanı, 1930 yılında başlamıştır. Mayıs 1930'da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı'nı bastırmak için harekete geçmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekatla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.
Başta İhsan Nuri olmak üzere isyancıların elebaşları İran'a kaçmışlardır. İran tarafından tutuklanan İhsan Nuri kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve kendisine İran ordusunda görev verilmiştir.
Hoybun Cemiyeti Ağrı isyanının bastırılmasından sonra gücünü büyük oranda kaybetmesine rağmen Türkiye'ye karşı faaliyetlerine devam etmiştir.

Özellikle Fransa, Hatay sorunundan dolayı Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetlerini desteklemeye devam etmiş ve dolayısıyla Cemiyeti'nin çalışmaları Suriye'de yoğunlaşmıştır.
Siyasi Kürtçülüğe kültürel bir zemin hazırlamak amacıyla Şam'da 1932 yılında Hawar Dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan tarafından Hoybun Cemiyeti'nin yayın organı olarak onbeş günde bir Kürtçe ve Fransızca olarak yayınlanan bu dergi, 1943 yılına kadar çıkarılmıştır.
Hawar dergisinin ilk sayısında "amaçları ve özellikleri" başlığı altında derginin sadece ilmi ve edebi bir amaçla kurulduğu belirtilerek yayın politikası şöyle sıralanmaktadır.
a) Kürtler arasında Kürt alfabesi ve gramerinin yayınlanması, menşei ve diğer dillerle akrabalığının incelenmesi (ilk sayıda Kürt alfabesi yayınlanmaktadır)
b) Folklor başlığı altında Kürt efsaneleri, masalları ve Türkülerinin yayınlanması,
c) Kürtlerin yazılı edebiyatları ile müzik, âdet, gelenek, tarih ve coğrafyalarının incelenmesi ve yayınlanması,
d) Kürt dilinin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğu, Kürtlerin bugün kullandıkları dilin Medlerin, Perslerin, Farsların dili ile aynı olduğuna dair araştırmaların yayınlanması,
e) Derginin sayfalarının "yakından veya uzaktan Kürtçeye, Kürdistan'a ve Kürtçülüğe ilgi duyanlara" açık olduğu,
f) Kürtlerin modernleşmek istedikleri, ancak Avrupalılara benzemedikleri belirtilmekle "birkaç Kürdün Avrupai giyinmesi bahane edilerek Kürt kıyafetlerini başlık olarak şapkayla ve giysi olarak da smokinle tasvir etmek garip olacaktır" denilerek ırkımıza has âdet, gelenek ve özellikle ile onlardan ayrıldıkları belirtilmiştir.
Günümüz Kürtçülerinin "Kürt açılımı" adı altındaki talepleri, Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan gibi "ayrılıkçı Kürtçülerce" 1932 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan Hawar Dergisi'nde dile getirilmiştir. Dolayısıyla "Kürtlerin demokratik talepleri" söyleminin arka planında, aslında "Kürtçülerin ayrılıkçı talepleri" yatmaktadır. Zamanla faaliyetleri oldukça azalan Hoybun Cemiyeti'nin, Hatay sorununun gündeme gelmesine paralel, Fransa'nın mandaterliğindeki Suriye'de yeniden canlanmaya başladığı görülmüştür. Nitekim İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı 12 Ekim 1935 tarihli yazıda; Hoybun Cemiyeti'nin Suriye'de yaşayan kürtlere yardım maskesi altında çalışan fakat gerçekte Hoybun'a yardım toplayan "Kürt Fukara Perver Cemiyeti" adında bir dernek kurduğu, bu derneğin topladığı hububat ve paraları Hoybun'un siyasi amaçları için harcadığı belirtilmiş ve cemiyetin en büyük destekçisinin de Suriye'de kendisini Şeyh Sait'in halifesi ilan eden Şeyh Ahmet olduğu, bu kişinin, geçmişte Türkiye'ye saldırılarda bulunmuş çetelere maddi yardım yaptığı ve eline fırsat geçerse Şeyh Sait'den daha tehlikeli olabileceği vurgulanmıştır.
Hoybun Cemiyeti'nin 1930 yılında açtığı Antakya şubesi de 1935 yılından sonra faaliyetlerini arttırmıştır. Hoybun Cemiyeti'nin "katibi umumisi" olan aynı zamanda Antakya şubesinin de başkanlığını yapan Antakya Lisesi felsefe öğretmeni Memduh Selim, 1936 yılı başlarında Türkiye sınırına yakın Kürt köyleri üzerinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.
1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve Beyrut'taki Taşnak önderleriyle görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye'ye karşı bir hareket yapmayı planlamıştır. Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye'ye karşı düşmanca duygular besleyen Samdaki "Çerkez Cemiyeti" de dahil edilmiştir. Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak yapılarak Türkiye'ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye'ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı aşiretlere hazırlık yapmaları için talimat dahi verilmiştir. Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye'nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış, 1937 yılı başından itibaren bu saldırılar daha da artmıştır. Bu sırada Fransa, İngilizlerin Musul sorununu çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye'ye yönelik "bölücü" hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir. Özellikle Türkiye açısından Hatay'ın ön plana çıktığı 1937 yılında Fransa Dersim İsyanı'nı teşvik etmiştir. Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı'nı kurarak bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna gir-mistir. Ancak Türkiye'nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim İsyanı'nın çıkması önlenememiştir.
Bütün bu emperyalist oyunlara karşı Atatürk Türkiyesi de boş durmamıştır: Genç Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı İsyanlarını sert bir şekilde bastırdıktan sonra 1932 yılının başında, Celal (Bayar) ve Tevfik Rüştü (Aras) başkanlığındaki iki resmi Türk heyetini İran'a göndermiştir. Bu heyetler, Kürt sorunu konusunda İran'la görüşerek, İran'ın isyancıları himaye etmemesini ve bu konuda Türkiye'ye yardım etmesini istemişlerdir.
Türkiye sadece İran'la değil, Irak'la da Kürt sorunu konusunda görüşmeler yapmıştır. İki kez üst üste Türkiye'yi ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı'ndan, "Barzan bölgesini merkez olarak kullanan isyancı Kürtlere karşı operasyon yapılması" istenmiştir. Irak Hükümeti bu isteği kabul ederek Barzanlı Şeyh Ahmet'e karşı saldırılar düzenlemiştir. Aynı günlerde Irak'ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisi'ne gönderdiği bir yazıda İran, Irak ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlere karşı işbirliğinden söz etmiştir. Bu işbirliği Irakta'ki Kürt isyancılarından Şeyh Ahmet ve Mahmut'u etkisiz hale getirmiştir.
Ağrı İsyanı'nından sonra genç Türkiye Cumhuriyeti içerde de çeşitli önlemler almıştır: 5 Mayıs 1932'de çıkarılan bir İskan Kanunu'yla Kürtlerin bir kısmı Batı bölgelerine yerleştirilmiştir. Aynı kanunla, şeyhlik, beylik ve ağalık kaldırılmış, aşiret resilerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınmıştır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri oluşturmak da yasaklanmıştır.
Ancak bütün bu dış ve iç önlemlere karşın dışardan "emperyalizm" içerden de "yerli işbirlikçiler" çok geçmeden yeni bir Kürtçü isyan planlamışlardır.
Genç Cumhuriyeti ve Kürt halkını derinden sarsacak olan bu isyanın adı Dersim İsyanı'dır.
Görüldüğü gibi Dersim İsyanı, asla sadece Dersim İsyanı değildir; Dersim İsyanı, 1919-1936 arasındaki "emperyalist" destekli Kürtçü isyanların, bu süredeki yeni isyan hazırlıklarının, genç Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kurulan "kirli ittifakların" nihai bir sonucudur

Osmanlı Dönemindeki Dersim İsyanları

Dersim, Osmanlı döneminde çokça isyan etmiştir. Dersim aşiretleri, yaşadıkları bölgenin Osmanlı Devleti'nin maden ihtiyacını karşılayan bir bölge olduğunu fark ettikten sonra sıkça Osmanlı'ya karşı isyan etmişlerdir. Dersim aşiretleriyle Osmanlı arasındaki Alevi-Sünni ayrımı bu isyanları daha da şiddetlendirmiştir. Cengiz Özakıncı 'nın dediği gibi, "Maden demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş 'akça' ve 'bakır' mangır demekti. Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da İran'la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla korunaklı kalesi Dersim'in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı'nın top, tüfek ve para üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı."
Osmanlı Devleti' 1514, 1534-1535,1548-1549,1552-1554,1578-1590,1603-1611,1615-1618,1622-1639,1723-1727,1730-1732,17351736,1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmıştır. Bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı'nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştır.
İsyancı Dersim aşiretleri 17. Yüzyıla kadar "İran'ın maşası" durumundayken, 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya'nın, sonra da İngiltere'nin maşası durumuna gelmişlerdir.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bazı Dersim aşiretleri, Rusya'nın yanında yer almak için Erzurum'daki Rus konsolosuna teklifte bulunmuştur.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bazı Dersim aşiretleri o bölgedeki Türk kışlalarına, Türklere ve bazı illere saldırmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Dersim'deki Kırgan aşireti, Hozat'ı basarak halkı gasp etmiştir.
1892'de Dersim'deki Koç ve Şam uşakları birleşerek büyük gruplar halinde azgınca etrafa saldırmıştır.
1893-1905 arasında Dersim'de zaman zaman büyük karışıklıklar çıkmış, Arapkir ve Kemah halkı can ve mallarını korumak için Saray ve Babıali'ye şikayet dilekçeleri göndermiştir.
Bütün bu belge ve bilgiler, Cumhuriyet döneminde 1937-1938'deki Dersim İsyanı'nın "Son Dersim İsyanı" olduğunu kanıtlamaktadır! Anlaşıldığı kadarıyla "Dersim'in asayişsizlik tarihçesi" bir hayli gerilere gitmektedir.
1896'da Osmanlı yönetimi, Dersim aşiretlerinin "başı bozuklukları", halka yönelik saldırıları, "yağma" ve "katliamları" üzerine Dersim'le yakından ilgilenmeye başlamıştır. Saray, Babıali, Anadolu Genel Müfettişi Müşir Şakir ve 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa arasındaki yazışmalardan sonra Dersim hakkında bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan beşincisi, "Dersimlilerin cidden ıslahı için alınması gereken önlemler"dir.
1896 tarihli 5. karardaki önlemelerden bazıları şunlardır:
• Muhtemel bir direniş hesaplanarak, bunu etkisiz hale getirecek kadar 4. Ordu'dan bir kuvvet ayrılacaktır.
• Bu kuvvet güçlü bir komutanın kontrolüne bırakılacaktır.
• Ayrılacak kuvvet sessizce Erzincan, Çemişgezek ve Mamuretülaziz civarından Dersim bölgesine sevk edilecektir.
• Dersim halkını, yirmi para yevmiye ve yarım okka ekmek vererek Hozat yolunun yapımında çalışmaya davet ederek "Dersimlilerin vahşetleri" önlenecektir.
• Aşiretler arasında birleşme önlenecektir.
• Amacın ziraat ve ticaret kapısı açmak olduğu telkin edilerek, halkın ıslahına çalışılacaktır.
• Bu telkinler sırasında muhalefet gösterilmediği takdirde şiddet gösterilmeyecek, aksi halde şiddet gösterilecektir.
• Ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin malına el koymamak konusunda askerler uyarılacaktır.
• Bu uygulamaya karşı muhalefet edenlerin Trablus ve Yemen taraflarına sürgün edilecekleri bildirilecektir.
• Askeri harekatın uygulanması sırasında Dersim'de bir süre "örfi idare" uygulanacaktır.
• Dersim sancağı kaldırılacaktır.
• Ovacık, Hozat ve Kızılkilise'de gerektiği zaman Kuzuçan'da örfi idare ilan edilecek ve yer yer "örfi idare mahkemeleri" kurulacaktır.
• O bölgelerdeki kaymakamlık ve müdürlük görevleri o bölge komutanına devredilecektir.
• Kazalarda birer ikişer maliye memuru bulundurulacaktır.
• Uygun birkaç yerde "iptidayi mektepleri"açılacaktır. Eğitim görecek çocuklara yüz dirhem ekmek, senelik bir entari, kuşak ve festen ibaret kapama tarzında bir elbise verilerek çocuklar eğitime teşvik edilecektir.
• Dersim'de bulundurulacak askerin ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır.
1896 tarihli bu kararlardan çok açık bir şekilde görüldüğü gibi Dersim, sadece Cumhuriyet döneminde "sorun" olmaya başlamamış, Osmanlı döneminde de çok ciddi bir sorun olmuştur. 19. yüzyılda bazı Dersim aşiretlerinin yağma, saldırı ve isyanları Osmanlı yöneticilerini Dersim ve civarında acil önlemler almaya yöneltmiştir. 1896 tarihli kararlara göre Dersim'e yönelik alınması düşünülen önlemler; bölgeye ordu sevk etmek, aşiretlerin birleşmesini önlemek, halka iş imkanları sağlamak, devlete yönelik muhalefete müsaade etmemek, asileri sürgünle cezalandırmak, bölge yönetimini sivillerden askerlere vermek, yer yer sıkıyönetim ilan edip, sıkıyönetim mahkemeleri kurmak, eğitim düzeyini arttırmak biçiminde sıralanmıştır ki, Dersim'e yönelik benzer önlemler, Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiştir.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Dersim/Doğu Raporları
Dersim'deki karışıklıkların artması üzerine Osmanlı Devleti, Der-sim'deki asayişsizliklere karşı alınması gereken önlemler konusunda, bölgeye araştrrma-inceleme heyetleri göndererek raporlar hazırlatmıştır.

Osmanlı döneminde "Doğu ve Dersim" konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1) Anadolu Genel Müfettişi Şakir Paşa'nın Raporu. (1899)
2) Mutasarrıf Mardini Arif Bey Raporu (1903)
3) Mutasarrıf Celal Bey Raporu (1906)
Osmanlı Devleti, bu raporlardaki önlemleri uygulamasına karşın Dersim'deki "eşkıyalık" ve "isyan" bir türlü bitmek bilmemiştir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1907'de, 1908'de, 1909'da ve 1916'da Dersim'deki isyancı aşiretler ve eşkıyalar üzerine askeri harekat düzenlemiştir.
Demek ki neymiş! Dersim'e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim'e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!...
Ama nedendir bilinmez! Cumhuriyet'in Dersim harekatını "katliamcılık" olarak adlandıranlar, Osmanlı'nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!...
Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında daha Ağrı İsyanları devam ederken Dersim'in her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu görerek Dersim'le ilgilenmeye başlamıştır.
Bu doğrultuda, Dersim'i daha iyi tanımak, Dersim'deki sorunları ve çözüm yollarını araştırmak üzere Dersim'e inceleme heyetleri ve raportörler gönderilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Doğu ve Dersim konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1. Ziya Gökalp'in "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" adlı Kitabı (1924).
2. Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ'un "Doğu'dan Bir Mektup" Başlıklı Çalışması. (1925).
3. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in Raporu (1926)
4. Elaziz Valisi Cemal (Bardakçı)'nın Raporu (1926)
5. Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatı'nrn Van Vilayeti Raporu (1928)
6. MEH'in Urfa Vilayeti Raporu (1928)
7. MEH'in Hakkari Vilayeti Raporu (1928)
8. MEH'in Elaziz Vilayeti Raporu (1928)
9. MEH'in Mardin Vilayeti Raporu (1928)
10. MEH'in Siirt Vilayeti Raporu (1928)
11. MEH'in Diyarbakır Vilayeti Raporu (1928)
12. Elaziz Valisi Nizamettin Ataker'in Raporu
13. Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) Bey'in Birinci Raporu (1930)
14. Büyük Erkanı Harbiye Reisliği'ne Rapor (Fevzi Çakmak Raporu). (1930)
15. Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930)
16. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931)
17. Birinci Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey'in İkinci Raporu (1931)
18. Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932)
19. Erzincan Valisi Ali Kemali Bey'in Erzincan Kitabı (1932)
20. İsmail Hüsrev Tökin'in "Türkiye Köy İktisadiyatı" adlı Kitabı(1934)
21. Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935)
22. İktisat Vekili Celal Bayar'ın Şark Raporu (1936)
23. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın Umumi Müfettişler Konferansı'nı Açış Konuşması (1936)
24. Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)
25. Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)
26. Dödüncü Umum Müfettişi Korg. Abdullah Alpdoğan'ın Umumi Müfettişlikler Konferansı'ndaki Konuşması ve Raporu (1936)
27. Dördüncü Umum Müfettişliğin İkinci Raporu (1937 veya 1938)
Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924-1938 arasında, genelde Kürt sorunu, özelde Dersim konusunda tam 27 adet rapor, kitap ve konuşma hazırlatmıştır. Atatürk, bütün bu raporlardan (çalışmalardan) çıkan "ortak analizlere" ve "ortak sonuçlara" göre "Dersim politikasını" biçimlendirmeye çalışmıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi genç Cumhuriyetin Dersim politikası, "Atatürk'ün veya İsmet İnönü'nün durup dururken ortaya attığı bir politika" değil; uzun araştırmalar, incelemeler, gözlemler ve sosyolojik tahlillerden sonra, yaşanan olaylar da dikkate alınarak geliştirilmiş son derece "gerçekçi","sistemli" ve "bütüncül" bir politikadır.
Genç Cumhuriyetin "Kürtçü isyanları önlemeye" yönelik "Doğu raporları", özellikle Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra 1925-1928 yıllarında yoğunlaşmıştır. 1930'daki Ağrı İsyanı'ndan sonra Dersim İsyanı'nın ilk işaretlerinin görülmesi üzerine, 1930'ların ortalarında, yerinde incelemeler yapılmıştır.

Dersim İsyanı 1926-1936

Dersim İsyanı'nın ilk işaretleri, 1926-1930 arasında, Ağrı İsyanı devam ederken görülmüştür: Birçok Dersim aşireti ve aşiret reisi bu isyana destek olmuştur.
Bu ilk işaretleri gören genç Cumhuriyet, 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'i Dersim'e göndermiştir. Daha önce belirtildiği gibi, Dersim' de incelemeler yapan Hamdi Bey Cumhuriyetin ilk Dersim raporunu hazırlamıştır.
Genç Cumhuriyet daha sonra da Cemal (Bardakçı)'yı Dersim'in bağlı olduğu Elazığ'a vali atamıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a giderek Koçuşağı aşireti dışındaki bütün aşiret reislerini Dersim'e davet etmiştir. Ayrıca Diyarbakır Valisi Rıza Bey'le Diyarbakır Umum Müfettişi İzzettin Paşa'yı da Hozat'a çağırmıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a gelen aşiret reislerini askeri törenle karşılamıştır. Toplantıya, Seyit Rıza ve Baytar Nuri, yöresel kıyafetlerle katılmışlardır.
Atatürk'ün isteğiyle, Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ve Bölge Müfettişi İzzettin Paşa, bölgeye giderek aşiret reisleriyle yaptıkları toplantıda;
Dersim'de "sükunet" sağlandığı takdirde isteyen Dersimliye Elazığ'da ve Malatya'da toprak verileceğini ve daha önce sürgün edilen Dersimlilere af çıkarılacağını vaat etmişlerdir. Dahası, Vali Cemal Bey, Dersimlilerden bir heyet oluşturup Dersimli Baytar Nuri ile birlikte Ankara'ya götürmüştür. Cermal Bardakçı, Dersim konusundaki görüş ve önerilerini bir raporda toplayarak hükümete sunmuştur. Daha sonra Cemal Bardakçı, "Atatürk'ün ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Alevi-Kürtlerle dost olduğu, yeni devletin çok yakın zamanda Dersim ve civarını her bakımdan kalkındıracağı" gibi sözleri Dersimli aşiretlere iletmek için Baytar Nuri' den yardım istemiştir. Baytar Nuri, Cemal Bardakçı'nın bu sözlerini aşiretlere ileteceğini belirterek, Seyit ve Rıza ve diğer isyancı aşiret reisleri Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ile görüşmüştür. Ancak bir "Kürtçü" olan ve gizlice isyancılara destek veren Baytar Nuri, aşiret reisleriyle çok başka şeyler konuşmuştur. Baytar Nuri bu gerçeği anılarında şöyle itiraf etmiştir: "Hükümetin müsadesi olmaksızın Dersim'e gitmek benim için mümkün olmadığından bu fırsattan faydalanarak Seyit Rıza ile milli davamızla ilgili bütün meseleleri görüştük ve Ağdat'tan ayrıldım...".
Daha sonra Cemal Bardakçı, Aslanan, Beytan, Pezgeran ve Maksudan aşiret reisleriyle bir toplantı yapmıştır. Bardakçı, bu toplantıda şunları söylemiştir:

"Ağalarım! Gazi Paşa'nın sizlere özel olarak selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim su ile yemin ediyorum ki o Alevidir. Dünyadaki bütün Alevileri sevindirecektir. Ben de Aleviyim. Bir Alevi olarak size söz veriyorum. Yollarınız yapılacak, okullarınız açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da Elazığ'da toprak verilecek. Ancak sizden bir hizmet bekliyorum. Yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçuşağı aşiretini ıslah edecek. Sizin de bu kuvvetlere yardımcı olmanızı diliyorum. Kocan aşireti ıslah edildikten sonra Dersim'de her şey yoluna girecek. Hükümet, Dersi-m'e güven duyup Dersimlilerin her çeşit isteklerini yerine getirecek."
Cemal Bardakçı'nın bu görüşmesinden sonra Dersimli aşiretlerden bazıları Hükümeti destekleme kararı almışlardır. İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri Haydar Paşa komutasındaki Türk ordusu, 6 Ekim 1926 tarihinde isyancı Koçuşağı aşiretinin üzerine yürümüştür. Ancak Kocan, Semikan, Resikan aşiretleri Amutka taraflarında Türk ordusuna karşı verdikleri mücadelede başarılı olmuşlar ve Türk ordusu 20 Ekim 1926'da Tağar derisinin gerisine çekilmiştir.
Haydar Paşa, yenilginin nedenini Türk ordusunu destekleyen Dersim aşiretlerin yeterince özveriyle mücadele etmemelerine bağlamıştır.
1926 yılında Türk ordusunun Dersim operasyonu sırasında yaşadığı aşiret yardımlaşmasına dayanan büyük direniş, genç Cumhuriyeti Dersim konusunda daha radikal önlemler almaya yöneltmiştir.
1927 yılında olağanüstü yetkilerle donatılmış merkezi Diyarbakır'da olan Bölge Genel Müfettişliği (Bölge Valiliği) kurulmuştur. Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Muş, Mardin, Urfa, Siirt, Hakkari, Bingöl, Dersim ve Malatya illeri Bölge Genel Müfettişliği'ne bağlanmıştır.
Bölge Genel Müfettişliği'nin başına Dr. İbrahim Tali (Öngören) getirilmiştir. Veli Saltık'a göre, İbrahim Tali Öngören, kızını Harput Müftüsü'nün oğluyla evlendirmiş ve kısa zaman içinde damadının çevresindeki "Sünni" esnaf ve beylerin etkisi altına girerek Dersim'in Alevi aşiretlerine karşı "ön yargılı" davranmaya başlamıştır.
1930 yılında Ağrı İsyanı bastırılmıştır. İsyanın liderlerinden İhsan Nuri, İran'a sığınmıştır.

Ağrı İsyanı'nın ardından Doğu'da incelemelerde bulunan Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, 18 Eylül 1930 tarihinde Başbakanlığa bir rapor sunmuş ve raporunda, bir an önce Dersim'e "askeri harekat" düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Fevzi Paşa'nın bu önerisi doğrultusunda, Ağrı İsyanı'nı bastırmaktan dönen. 7. Alay, 3.Tümen Komutanı Halis Paşa'nın komutasında Dersim'e gönderilmiştir.
Halis Paşa, aşiret liderlerine haber göndererek bu askeri harekatın sadece asi Abasan aşiretine yönelik olduğu belirtilerek, diğer aşiretlerin tarafsız kalmalarını istemiştir. Ancak bu uyarıya rağmen Balıkan, Arelian, Haydaran, Demenan ve Kalan aşiretleri Abasan aşiretini desteklemişler ve 7. Alay'a karşı çok sert bir direniş göstermişlerdir.
24 Ekim 1930 tarihinde 7. Alay saldırıya geçmiş ve bazı köylerdeki asiler etkisiz hale getirilmiştir.
28 Ekim 1930 tarihinde asilerin sert direnişiyle karşılaşan 7. Alay, Dağbek'in kuzeyine çekilmiş, ancak orada da tutunamayarak Panciras köyünün batısına kaydırılmıştır. Komutanlığın verdiği rapora göre bu çatışmalarda 200 kadar asi Kürt imha edilirken, 6 asker şehit edilmiş, 10 asker de yaralanmıştır. Bu sırada Erzincan'daki 73. Jandarma Bölüğü Doğu Dersim'e sevk edilmiş, Elazığ Valisi Fahri Bey de 200 kişilik bir askeri birlikle Nazımiye'ye gelmiştir.
"1931 sonbaharında Dersim gene azgındı. Dersim'in içindeki ve yöresindeki halk yer yer şikayet ediyordu. Haydaranlar Kiğı'ya Yukarı Abbaslılar ve yine Seyit Rıza'nın himaye ettiği Koçgirililer, Kemaliye, Refahiye, Zara ve Sivas'a kadar soygunculuk yapıyorlardı. İki yıl içinde Dersim'de yapılan suçların takibi için çıkarılan mahkemeye çağırma, tutuklama ve yakalama müzakerlerinin ve özel müzakerlerin toplamı 4.680'i bulmuştu.
Dersim'i çevreleyen kazaların 150 bin nüfusluk halkı, Dersimlilerin art arda ve sürekli, taaaruz ve tecavüzlerinden bıkmıştı. Dersim'e yakın yörelerin kazanç ve hayatları Dersimlilerin ayakları altında çiğneniyordu. Toplu ve büyük çetelerin köy basması, sürü götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, son ayların adi vakaları arasına geçmişti. Dersim'e yakın yerlerdeki halk, malından, canından emin değildi, bu halkın manevi cesaret ve mukavemeti de kırılmıştı.
Dersim'in içi daha acıklı idi. Çemizşkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarında aşiret hayatından ayrılmış çiftçilerin de ağaların eline düştüğü görülüyordu. Devlete asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için kendilerine musallat olan aşiretlere de haraç vermek mecburiyetindeydiler; soyuluyorlar, öldürülüyorlardı.
Aşiretler arasındaki düşmanlık da pek canlı bir halde idi. Bu düşmanlık, tarih boyunca birbirlerini soymalarından başka, eski idarelerin aşiretleri birbirine kırdırmakla Dersim'e hakim olunabileceğini zanneden sakat hareketlerden de hatıralar ve izler taşıyordu."
1932 yılında Genel Müfettiş Dr. İbrahim Tali (Öngören) görevden alınmış yerine Sivas Valisi Vehbi Bey atanmıştır.
Bu sırada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Başbakanlığa sunduğu yeni bir raporda, Dersim'in devamlı sorun çıkarttığını, Dersim halkının cahil olduğunu,bölgede coğrafi koşulların çok kötü olduğunu, yolların yetersiz olduğunu, Dersimlilerin geçim sıkıntısı çektiklerini, arazinin tarıma uygun olmadığını, toprakların belli aşiretlerin elinde olduğunu, insanların yaşadığı evlerin çok yetersiz olduğunu belirterek, alınması gereken önlemleri şöyle sıralamıştır:
1- Ana yolların yapımı,
2- Silahların toplanması,
3- Reislerin, ağa ve şeyhlerin, bir daha dönmemek üzere batıya sürgün edilmeleri,
4- Reisler alındıktan sonra halktan azgın olanların toplatılarak uzak yerlerde öz Türk köylerine yerleştirilmeleri; Dersim'de kalacak olanlara reislerin arazilerin dağıtılması.
Fevzi Paşa'nın raporunda, "Dersim'den öncelikle çıkartılması gereken reisleri" sıralarken, ilk sırada "Seyit Rıza, oğulları ve kardeş çocuklarına" yer vermiş olması, çok dikkat çekicidir.

Atatürk'ün Dersim Islahat Hareketi

Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim'de yapılacak "ıslahat programını" şöyle açıklamıştır:
"Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilayetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür. Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. (bravo sesleri, alkışlar)
Tunceli'deki icraatımız neticeleri, bu hakikatın yakın ifadesidir. İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kuderetine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur."
"Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had bir şekil alan Tunçeli'deki toplu şekavet (eşkıyalık) hadiseleri, muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur. (bravo sesleri). Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir."
Atatürk, Tunceli (Dersim)'deki eşkiyalığın, "Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını" engellemesine izin verilmeyeceğini, bunun için de Tunçeli'de bir "ıslahat programı" uygulanacağını 1935 yılında açıklamıştır.
Atatürk'ün "Dersim ıslahat programını" açıklarken söylediği, "İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur" sözleri, "Atatürk Dersim'de soykırım yapmak istiyordu!" diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarını utandıracak niteliktedir.
Hükümetin halka "şevkat göstermesini" isteyen Atatürk, Cumhuriyet memurlarının bu "zihniyete" sahip olmalarının önemine işaret etmiştir.
Tunceli'deki "eşkıyalığı" bitirmek için belirli bir program çerçevesinde çalışıldığını belirten Atatürk, "Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir." diyerek, Cumhuriyetin Dersim halkına sahip çıkacağını ifade etmiştir.

Dersim Islahat Hareketi

İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisini tamamlayıp dönünce, hazırladığı rapor doğrultusunda çalışmalar başlatılmıştır. Dönemin iki önemli genaerali Kazım Orbay ve Abdullah Alpdoğan, Dersim'i baştan başa gezerek, "Dersim'in medeniyete açılması için" gereken önlemler konusunda raporlar hazırlamışlardır. İki komutan, I. Umumi Müfettiş'le görüşmüş, halkı dinlemiş kasabaları, köyleri, yolları, aşiretleri, incelemiş ve görüşlerini Başbakan İsmet İnönü'ye sunmuşlardır. Doğu raporları doğrultusunda Hükümet Dersim'de öncelikle yol, köprü ve kışlaları yaptırmıştır.

25 Aralık 1935 tarihinde 2884 sayılı "Tunceli İlinin İdaresi Hakkında Kanun" adıyla özel bir kanun çıkarılmıştır. Bu kanun doğrultusuna Tunceli iline, Genel Müfettişlik yetkileriyle donatılan "korgeneral" rütbesinde bir vali atanmıştır. Başbakan İsmet İnönü, Meclis'te "Tunceli Yasası"nın gerekçesini: "Kendilerini birtakım ağaların ve mütegallibenin nüfuz tesirlerinden korumaya muktedir olamayan cahil ve zavallı halkı hükümet cihazlarıyla korumak" diye açıklamıştır.
1936 yılında 4. Genel Müfettişlik ve Tunceli Vali Komutanlığı'na getirilen Abdullah Alpdoğan Paşa, göreve gelir gelmez bölgede bir dizi önlem almıştır. O önlemler şunlardır:
1- Dersim, Elazığ ve Bingöl'de sıkıyönetim ilan etmiş,
2- Yolların ve köprülerin yapımına hız vermiş,
3- Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol yamış, binaların inşaatına başlamış,
4- Kulan'da yeni bir ilçe oluşturmuş,
5- Askere gidilmesini ve vergi verilmesini istemiş,
6- Başkalarının malına göz koyulmamasını istemiş,
7- Bütün aşiret liderlerini Elazığ'da toplayarak görüşmeler yapmış; silahların, kanun ve asker kaçaklarının teslimini ve Devrim Knaunları'na uyulmasını istemiş,
8- Bu istekleri sonuçsuz kalınca da bölgeye yeni askeri birlikler kaydırmıştır.
O günlerde 11 yaşında olan Mehmet Kangutan, Abdullah Alpdoğan Paşa'nın Dersim'de yaptıklarını şöyle gözlemlemiştir:
"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman adli ve idari tüm yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için ona da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."
İktisat Vekili Celal Bayar, Dersim'e gittiğinde Vali Abdullah Alpdoğan'la da görüşmüş ve bu görüşme sonundaki izlenimlerini raporuna, "General Abdullah Alpdoğan" başlığıyla şöyle aktarmıştır:
"Geçen haftaki Doğu seyahatimde Dersim meselesi en kötü devrelerden birini yaşıyordu. Bu defaki seyahatimde Dördüncü Umumi Müfettiş, General Abdullah Alpdoğan'ın izahatını dinledim. Onun, kan dökülmeden bu meseleinin halli ve Dersim halkının diğer vatandaşlardan farklı olmayarak birer vatandaş haline gelebilecekleri hakkındaki ümidi başlı başına bir hadisedir. Mıntıkasındaki işlerle ciddiyetle uğraşan ve esaslı malumata sahip bulunan Alpdoğan, buna muvaffak olduğu takdirde, yalnız bundan dolayı vazifesini iyi yapmış sayılır ve takdir olunur".
Celal Bayar'ın bu açıklamalarından, Dersim aşiretlerinin "isyan ateşini" iyice alevlendirmeye başladıkları bir dönmemde bile Abdullah Alpdoğan Paşa'nın, Dersim'e silahlı bir müdahale yapmadan bu "sorunu" halletmeye çalıştığı anlaşılmaktadır .

"Dersim Harekatında 50 Bin İle 100 Bin İnsan Öldürülmüştür" Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancılarının en sık söyledikleri Dersim yalanlarından biri de "Dersim harekâtı sırasında, Türk ordularının 50 bin ile 100 bin arasında insanı öldürdüğü" biçimindedir. Bu yalancılara soracak olursanız "Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de bir katliam yapmıştır. Kalanları da değişik yerlere sürmüştür!"
Necip Fazıl Kısakürek, "Dersim'de 50 bin sivil katledildi" demiştir.
İsmail Beşikçi, "1937-1938'deyse 50 binin üzerinde Alevi Kürtün öldürüldüğü görülmektedir" demiştir.
Serafettin Halis, "Dersim'de 70 binle 90 bin arasında insanın kanına ve canına mal olan bir katliam yaşanmıştı." demiştir.
Ayşe Hür, "Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim'in 72 bin kişisi ülkenin değişik yerlerine sürüldü" demiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, "Vergi vermediler diye Dersim'in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle... Kimdi? İsmet İnönü, CHP'nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. insaf ya!. işte sizin cemaziyelevveliniz bu..." demiştir.
Görüldüğü gibi Dersim harekâtında ölenlerin sayısı, 40-50 binden başlayarak 100 bine kadar çıkmaktadır. İleri sürülen rakamların birbirinden çok farklı olması, bu tezin hiçbir bilimsel temeli olmadığının en açık kanıtıdır. Belli ki, Cumhuriyet tarihi yalancıları, Dersim harekâtına bir "katliam görünümü" verebilmek için "açık arttırma misali" ölü sayılarını olabildiğince arttırmışlardır. Herkes aklından geçeni salladığı için de ortaya birbirini tutmayan çok farklı rakamlar çıkmıştır.
Dersim harekâtı sırasında ölenlerin gerçek sayısını vermeden önce, konunun çok daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapmak istiyorum:
Türk milletinin iki ölüm kalım savaşında (1915 Çanakkale Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) ölenlerin toplam sayısı 120 bin kişi civarındadır. 75 bin 800 civarında insan Çanakkale Savaşı'nda, yaklaşık 40 bin insan da Kurtuluş Savaşı'nda ölmüştür (şehit olmuştur).
Şimdi gelin belgelere bakalım: 3. Ordu Müfettişliği'nin yaptığı açıklamada Dersim harekâtı sonrasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7.954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7.954 kişinin 5 bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2500 kadardır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlar da dahildir.
1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:
1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)'de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000'i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.
İşte bu noktada nüfusa kayıt olmayan, sayılamayan bu nüfus konusunda polemikler yapılmaktadır: Dersim harekâtı sonrasında yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusunun bilerek fazla gösterildiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.
"Dersim'de 50 bin ile 90 arasında insan öldürülmüştür!" diye tutturanlar, bu nüfus sayımı sonuçlarını görünce tezlerinin çürüdüğünü anladıklarından hemen bir komplo teorisine başvurarak, "o nüfus sayımı sonuçlarına güvenilmez!" demektedirler. Örneğin, Dersim'de onbinlerce insanın öldürüldüğünü iddia eden Veli Saltık, "Harekâttan hemen sonra yapılan 1940 nüfüs sayımında Tunceli nüfusu kasıtlı olarak fazla gösterilmiştir!" diyerek iddiasını savunma yoluna gitmiştir.
Hasan Saltık ise 4. Umum Müfettişlik Raporu'na göre Dersim harekâtı sırasında 13.160 sivilin öldüğünü, 11.818 kişinin de sürgün edildiğini belirtmiştir. Ancak, Hasan Saltık'ın 19 Kasım 2009'da Sabah gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bu raporu, Doğu Perinçek'in dediği gibi, "biz görmüş değiliz!".
Son olarak 23 Kasım 2011'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı 8 Ağustos 1939 tarihli, Jandarma Komutanlığı'ndan Başvekalet Yüksek Makamı'na gönderilen bir raporda 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasındaki toplam ölü sayısı 13.806 kişi olarak görülmektedir.
Ancak Hasan Saltık'ın ve Başbakan Erdoğan'ın açıkladıkları belgelerdeki rakamlar, hem 3. Ordu Müfettişliği'nin verdiği rakamlara, hem diğer belgelere, hem de 1935-1940 nüfus sayımları sonrasındaki kayıp nüfus oranlarına uymamaktadır.
Çok daha önemlisi Başbakan'ın açıkladığı bu belgenin Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde içinde bulunduğu klasördeki diğer belgelerle tarihinin tutmaması bu belgeyi oldukça şüpheli hale getirmektedir. Diğer belgeler 1938 yılının belgeleriyken söz konusu belgenin 1939 yılına ait olduğu görülmektedir. Serap Yeşil Tuna, "Devletin Dersim Arşivi" adlı çalışmasının sunuşunda bu belgenin "şüpheliliği" konusunda çok ciddi bir tahlil yapmıştır. Bu tahlile göre her şeyden önce söz konusu belgenin tarihi, birlikte arşivlendiği belgelere uymamakta ve durum devletin arşivcilik yöntemleriyle çelişmektedir. Dahası arşivde bulunan her belgenin yüzde yüz doğru bilgi vermeyebileceği, bir belgedeki bilgilerin en azından birkaç belge tarafından doğrulanmadan tarihçi için hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve çok daha önemlisi bazı belgelerin birilerince "amaçlı" olarak hazırlanmış olabileceği, yani sahte olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Dersim Duygu Sömürüsü

Abartılı ve temelsiz iddiaları bir kenara bırakıp konuya belgeler ışığında soğuk kanlı bir şekilde yaklaştığımızda Dersim harekâtı sırasında gerçekten de insanların öldüğünü görmekteyiz. İnsan hayatı kutsaldır ve bırakın 2 bin, 3 bin, 5 bin, 10 bin kişiyi, tek bir kişinin ölmesi bile çok acı bir olaydır. Ancak maalesef, tarih boyunca savaşlar ve isyanlar sırasında dünyanın her yerinde insanlar ölmüştür, ölmektedir ve ölecektir.
Evet! 1937-1938 Dersim harekâtı sırasında insanlar ölmüştür; ölenlerin çoğu isyancı olsa da ölenler arasında "siviller", "suçsuz insanlar" da vardır.
Harekât sırasında direnen ve silaha sarılan köylerin yakıldığı askeri raporlarda açıkça belirtilmiştir ve bu raporlar Genelkurmay tarafından yayınlanmıştır.
Evet, özellikle 1938'deki II. Dersim harekatı sırasında "bazı suçsuz insanların" öldüğü doğrudur, ancak bu ölümlerin "katliam" ve "kıyım" boyutunda çok fazla miktarda olduğu ve ölümlerin bir kısmının "zehirli gaz" kullanımından kaynaklandığı iddiası yalandır. Çünkü hem Türkiye'nin o tarihlerde zehirli gaz üretimi yoktur, hem de yabancı ülkelerden henüz zehirli gaz alınmamaktadır.
Harekât sırasında Tunceli'ye iki yıl içinde toplam 480 km yol yapılmıştır. Bu yollar sayesinde Dersim Türkiye'ye bağlanarak ticarete açılmıştır. Neşit Hakkı'nın değimiyle, "azametli binalar", hükümet konakları, köprüler, kışlalar inşa edilmiştir, köylüye toprak dağıtılmıştır. Bu yatırımlarla köylü, aşiret hayatından uzaklaşıp "vatandaş" olmaya başlamıştır. O günlerde Elazığ'da yatılı bölge okulu olarak hizmete giren Kız Enstitüsü'nde Elazığ, Tuceli ve Bingöl köylerinden getirilen kız öğrenciler yetiştirilmiştir.
• Dersim harekâtı ve harekât sırasındaki ölümler değerlendirilirken, Dersim'de çok geniş çaplı bir isyan olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
• Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin, içerde Dersim İsyanı'mn patlak verdiği günlerde, dışarıda da Hatay ve Boğazlar sorunuyla uğraştığı asla unutulmamalıdır.
• Dersim harekâtı sırasında yaşanan ölümlerin en büyük sorumlusunun, Dersim halkını kandırarak genç Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kışkırtan Seyit Rıza ve Alişer gibi aşiret reisleri olduğu asla unutulmamalıdır.
• Dersim İsyanı başladığında Cumhuriyet hükümetinin derhal silaha sarılıp isyancıların üzerine saldırmak yerine, önce ekonomik, kültürel, siyasi çözümlere başvurduğu ve bölgenin önde gelen aşiret reisleriyle görüşmeler yaparak onları ikna etmeye çalıştığı, asla unutulmamalıdır.
• Harekât öncesinde bölge halkına "uyarı bildirileri" atılarak, isyancıların yanında yer almamalarının istendiği asla unutulmamalıdır.
• Bütün bunlara karşın Dersim aşiretlerinin ele başlarının; kanla, ateşle, göz yaşıyla, yokluk ve yoksulluk içinde olağanüstü bir mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı silaha sarılmaları üzerine hükümetin Dersim'e askeri harekât düzenlediği asla unutulmamalıdır.
Özetle, 1937-1938'de Dersim'de Cumhuriyete meydan okuyan silahlı bir güç vardır.
Resmi kayıtlara göre, 4 Ekim 1937 tarihine kadar Tunceli'den 4076 tüfek, Erzincan'dan 786 tüfek ve Bingöl'den 126 tüfek olmak üzere toplam 4991 tüfek toplanmıştır. Silah arama çalışmaları bundan sonra da devam ettirildiğine göre bütün harekât boyunca toplanan tüfek sayısı 5 binin üzerindedir. Nitekim, Millet Meclisi'nin 7 Temmuz 1939 tarihli toplantısında Dahiliye Vekili Faik Öztrak, "Dersim mıntıkasından şimdiye kadar toplanan silahların adedi 14.593'tür. Bu silahların hepsi son sistemdir" demiştir.
Ayrıca ölümler de tek taraflı değildir. İsyancıların, karakolları, kışlaları basıp, Türk askerlerini öldürdüğünü daha önce anlatmıştık.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri arasında bulunan 22 Mayıs 1937 tarihli bir belgede, "Sayılarrnrn 1500'ün üstünde olduğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıplar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vücutlarını vahşice parçaladıkları" söylenmektedir. Dahası, Ağrı İsyanı önderi Huske Telli, kendi ailesini kendi elleriyle kurşuna dizmiştir. Garo Sasuni, "Hayrenik dergisi"nin Kasım 1929 sayısında yayımladığı, 1969'da Beyrut'ta, 1986'da Stokholm' de Türkçe olarak basılan "Kürt Ulusal Hareketleri" kitabında bu gerçek çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Özakıncı'nın belirttiği gibi, Ağrı İsyanı bastırıldıktan sonra, Türk ordusu, Ağrı tepelerinde öldürülmüş kadın ve çocuk cesetleriyle karşılaşmış, fakat isyancılar, bütün dünyaya "Türk ordusu kadınlarımızı çocuklarımızı öldürdü!" propagandası yapmışlardır.
19. yüzyıldan bugüne; Şeyh Hasanlı aşiretlerinin Osmanlı madencilerini kadın çoluk çocuk demeden katletmesinden, Huske Telli'nin Ağrı İsyan'nda kendi ailesini yok etmesine ve PKK elebaşı "bebek katili" Abdullah Öcalan'ın 1983 sonrasında 30.000 Mehmetçiği şehit etmesine kadar, tarihte birçok "aşiret kıyımı", birçok "Kürtçü vahşet" örneği vardır.

"Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de katliam yaptı!" yalanının temel kaynağı, Kürt Teali Cemiyeti üyesi, Koçgiri ve Dersim İsyanı'nın elebaşlarından Baytar Nuri Dersimi'dir. Baytar Nuri "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı anılarında, "Cumhuriyet ve Türk düşmanlığının" ve "ateşli Kürtçülüğünün" etkisiyle olsa gerek, olayları iyice abartarak, adeta biri bin yaparak anlatmıştır.
Şu satırlar ona aittir: "Türkler Tujik dağı eteklerini tamamen işgal etmiş ve buralarda ellerine geçen Kürt halkını merhametsizce öldürmüşlerdi. Tujik dağı eteklerinden Iksor vadisindeki büyük mağaralara sığınmış olan binlerce çocuk, kadın ve kızlar, bu mağaraların menfezleri -Genelkurmay'ın emir ve murakabesi altında- çimento ile kapattırılmak suretiyle mahvedil-mişlerdi. (...)" İşte Dersim isyancısı Baytar Nuri'nin ruh hali!
Şu satırlar da ona aittir:
"intikam! intikam! intikam! Intikam!Intikam!.. Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için.Intikam!.. Süngülenen yüz binlerce Kürt evladının feryadını dindirmek için. intikam!.. Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında uğuldayan iniltilerini teskin için. Intikam!..
Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, 'Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan diye haykırarak şahadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. Intikam!.."
Kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş bir meczup misali "intikam!... intikam!.." diye bağırarak Türklere "kin" ve "nefret" kusan Baytar Nuri, aktivist bir Kürtçü olarak kaleme aldığı "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı kitabında hayal gücünü de kullanarak gerçekleri alt üst etmiştir.
İşte onun alt üst ettiği gerçekler, bizim Cumhuriyet tarihi yalancılarına kaynak olmuştur...

“Dersim'de Aşırı Güc Kullanımından Atatürk Sorumludur” Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancıları Dersim harekâtı söz konusu olunca sözü döndürüp dolaştırıp Atatürk'e getirir ve Dersim harekatındaki “aşırı güç kullanımından” Atatürk'ün sorumlu olduğunu iddia ederler. Onlara göre Atatürk bir “Kürt düşmanıdır” ve bu harekat sırasında Dersim'de Kürtlerin katledilmesini istemiştir! Cumhuriyet tarihi yalancılarının bu iddiasını çürütmek isteyenler ise “Atatürk' ün o sırada hasta olduğunu, dolayısıyla Dersim harekatından sorumlu olmadığını, harekatın sorumluluğunun İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Celal Bayar'a ait olduğunu iddia ederler.”
Dersim- Atatürk ilişkisine geçmeden önce, Atatürk'ün bir “Kürt düşmanı” olmadığını çok iyi bilmek gerekir.
“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, Türkiye'deki bütün etnik unsurları “Türk milleti” tanımı içinde gören, hiçbir etnik unsura karşı en ufak bir “düşmanlık” beslemeyen bir anlayışa sahiptir.
Bu gerçeklerden sonra, şimdi Atatürk'ün Dersim harekâtındaki rolüne geçebiliriz.
Öncelikle, “bağımsız” ve “çağdaş” bir “ulus devlet” kurmak isteyen Atatürk, bu isteğini tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için öncelikle, Doğu'daki kemikleşmiş “feodal yapıyı” kırması gerektiğine inanmıştır. Ancak emperyalizmin kıskacındaki feodaller, bölge halkını kışkırtarak Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı ayaklandırmıştır. Atatürk de bin bir güçlükle kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak için bu ayaklanmaları bastırmıştır.

Buradan tekrar konumuza dönecek olursak: Öncelikle “Hangi Dersim harekâtı?” diye sormak gerekir; çünkü birincisi 1937'de, ikincisi de 1938'de olmak üzere iki Dersim harekâtı vardır.
Konuya soğuk kanlı olarak baktığımızda Atatürk'ün her iki Dersim harekâtından da sorumlu olduğu, ancak harekat sırasında “aşırı güç kullanımından” hiçbir şekilde sorumlu olmadığı anlaşılmaktadır.
I. Dersim harekâtından önce Atatürk, Seyit Rıza'yı “ikna etmek” için Cemal Bardakçı, İzzettin Paşa ve Abdullah Alpdoğan Paşa'yı görevlendirmiştir. Onlar aracılığıyla Seyit Rıza'ya ulaşarak, ondan, “Dersim'de kışkırtıcılık yapmamasını” istemiştir.
Ancak, Seyit Rıza Cumhuriyet'e meydan okumaya devam etmiştir. Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim'de yapılacak “ıslahat programını” açıklarken, “...Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. Tunceli'deki icraatımız neticeleri, bu hakikatin yakın ifadesidir.” demiş ve “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek de asker ve memurlardan halka “şefkat göstermesini” istemiştir. Atatürk sözlerini “Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyla istifade edeceklerdir.” diye bitirmiştir.
Görüldüğü gibi Atatürk, Dersim harekâtını tasarlarken hiç kimseye “Gidin Dersimlileri katledin!” dememiştir; tam tersine “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek, hükümeti isyanı bastırırken “şefkatli olunması” konusunda uyarmıştır.
İsyanın büyümesi üzerine 4 Mayıs 1937'de Ankara'da yapılan hükümet toplantısına Cumhurbaşkanı Atatürk de katılmıştır.
4 Mayıs 1937'de, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk'ün başkanlığında yaptığı toplantıda alınan kararları içeren “uyarı” bildirileri hazırlamış ve bu bildiriler “uçaklarla” bölgeye atılmıştır.
Atatürk, manevi kızlarından Sabiha Gökçen'in bu harekata katılmasını istemiştir. Dünyadaki ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen, anılarında, Atatürk'ün isteğiyle Dersim harekâtına katıldığını ve Atatürk'ün kendisine bir de tabanca verdiğini belirtmiştir.
Özetle, 1937'deki I. Dersim harekâtı Atatürk'ün bilgisi dahilinde yapılmıştır.
Atatürk'ün sorumlu olduğu I. Dersim harekatı sonrasında yargılanan 72 kişiden 27'sinin idamı istenmiş, ancak sadece 7'si idam edilmiştir.
1937 tarihli İngiliz Büyükelçiliği raporuna göre I. Dersim harekâtı sonrasında İsyancılardan 265'i öldürülmüş, 20'si yaralı ele geçirilmiş, 27'si yakalanmış, 849'u da teslim olmuştur. Bu sırada 1 subay 28 asker şehit olmuş, 3 subay 46 asker de yaralanmıştır. Genelkurmay kaynağı “Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar” adlı kitapta belgelere dayanılarak verilen arakamlar da bu rakamlara çok yakındır.
Görüldüğü gibi Atatürk'ün doğrudan sorumlu olduğu I. Dersim harekâtında 50 bin ile 100 bin arasında değil, sadece 265 isyancı öldürülmüştür.
1937'deki I. Dersim harekâtı sonrasında yakalanan Seyit Rıza, Elazığ'da yargılandıktan sonra 6 isyancıyla birlikte idam edilmiştir. Ancak Seyit Rıza idam edilirken başına zorla bir fötr şapka giydirilmiş ve idamdan sonra bu haliyle bir de fotoğrafı çekilmiştir. Bütün bunlar, Atatürk'ten habersiz, bazı işgüzarlar tarafından yapılmıştır.
Atatürk'ün Dersim harekâtındaki rolünü doğru bir şekilde ortaya koyabilmek için özellikle 1937'deki I. Dersim harekâtına bakmak gereklidir; çünkü 1938'deki II. Dersim harekatında Atatürk hastadır; harekâttan haberdardır, ama harekâtı çok yakından takip etmesi olanaksızdır.
1937'deki I. Dersim harekatında elebaşlarından Seyit Rıza ve onun etkileyerek ayaklandırdığı 6 aşiret reisi yakalanarak asılmıştır, ama isyancı tüm aşiretler etkisizleştirilememiştir. Bu nedenle çok kısa bir süre sonra, 1938'de II. Dersim İsyanı çıkmıştır. İşte tam da bu noktada “Atatürk, 40 bin ile 100 bin arasında Dersimliyi katletti!” diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarının maskesi düşmüştür.
Çünkü, eğer bu iddia gerçekten doğru olsaydı, I. Dersim harekâtından çok kısa bir süre sonra II. Dersim İsyanı çıkmazdı!
1937'deki I. Dersim harekâtından kısa bir sonra, Dersim'de yeni bir isyanın patlak vermesi ve 1938'de II. Dersim harekâtının düzenlenmesi, I. Dersim harekatı sonunda çok büyük kayıplar yaşanmadığını ve dolayısıyla “aşırı güç kullanılmadığını” kanıtlamaktadır.
I. Dersim harekâtına göre, II. Dersim harekâtı çok daha şiddetli olmuştur. Bu harekât sırasında yer yer “aşırı güç kullanıldığı” da doğrudur.
II. Dersim harekâtı 1938 yazında gerçekleştirilmiştir. Elimizdeki belge, bilgi ve nüfus istatistiklerine göre II. Dersim harekâtı sırasında da 1500 ile 2500 civarında isyancı öldürülmüştür.
II. Dersim harekatı sırasında, 14 Ağustos 1938 tarihinde 4. Genel Müfettişlik tarafından isyan bölgesindeki aşiretlere yönelik “uyarı bildirisi” yayınlandığı tarihte Atatürk'ün hastalığı ortaya çıkmış ve tedavi süreci başlamıştır.
Hastalığı süratle ilerleyen Atatürk, 10 Kasım 1938'de vefat etmiştir. Rıza Zelyut'un dediği gibi: “Bu süreçte artık Kemal Atatürk'ün hastalığı iyice ağırlaşmıştı ve süreci kontrol edebilecek durumda değildi. Böylece onun Alevilere karşı olan koruma kalkanı da ortadan kalkmış durumdaydı.”
“Yurtta barış dünyada barış” diyen, “Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir” diyen, bir çınar ağacına bile kıyamayarak köşkünü birkaç metre kaydıran Atatürk'ü insan hayatına kasteden “katliamcı bir ırkçı” olarak göstermek son derece yanlış, “ahlâksız” ve “aşağılık” bir tavırdır.
Dersim yalancılarının Dersim harekâtından en çok sorumlu tuttukları bir diğer isim de İsmet İnönü'dür. Evet! 1937'deki I. Dersim harekâtından Atatürk cumhurbaşkanı, İsmet İnönü de başbakan olarak doğrudan sorumludur. Ancak 1938'deki II. Dersim harekâtından, daha doğrusu harekâtın oluşum biçiminden ne Atatürk ne de İnönü “doğrudan” sorumlu değildir. Çünkü, daha önce ifade ettiğimiz gibi o sırada Atatürk hastadır. İnönü ise Atatürk tarafından başbakanlıktan alınmıştır. 25 Ekim 1937'de Celal Bayar Hükümeti kurulmuştur, yani II. Dersim harekâtı sırasında başbakan İsmet İnönü değil Celal Bayar'dır. Bilindiği gibi aynı Celal Bayar bir süre sonra CHP'den ayrılıp DP'yi kuran ekipte yer almıştır.
Bu konuyu, yıllar önce Ahmet Taner Kışlalı'nın sorduğu şu soruyla bitirelim:
“Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk'ü ve Kemâlizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir: 'Suçlamalar doğru ise, Tunceli yani Dersim, niçin yıllar boyu Atatürk'ün partisine oy vermistir? Türkiye'de Kemalist partiye, ya da başka bir partiye verilen oyların yüzde 70'leri aştığı başka bir il var mıdır?' İşte Dersim gerçeği!... Gerisi, 'laf-ı güzaf'!”
Dersim harekatı sonrasında Tunceli'nin Doğu'nun parlayan yıldızı olduğu bir gerçektir. 1940'lardan itibaren hızla değişen Tunceli, kısa zaman içinde Türkiye'nin en aydınlık insanlarının yaşadığı, okuma yazma oranı en yüksek ili haline gelmiş, aydın Tunceli halkı “din” veya “faşizm” propagandası yapan sağ partilere değil, sosyal demokrat partilere oy vermiştir. Dersim'deki ölümlerin baş sorumlusu genç cumhuriyet ve Atatürk değil, Kürtleri kışkırtan Seyit Rıza ve diğer aşiret reisleridir. Bu gerçeği en iyi gören yine Dersim halkı olmuştur.
Dersim harekâtı dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir
Yine Özakıncı'nın yerinde tespitiyle, Haziran 1938'de başlatılan II. Dersim harekatı, Ağustos 1938'de yabancı ülkelerin Türkiye'deki bütün yabancı ülke askeri ataşelerinin çağırıldığı ve gelip izledikleri “Üçüncü Ordu Tunceli Askeri Manevraları”yla birleştirilmiş ve tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleştirilmiştir. Askerlerin Dersim dağlarında mağaralarında isyancı arama tarama çalışmaları, yabancı ülkelerin askeri ataşeleriyle gazete muhabirleri, tarafından notlar alınarak, fotoğraflar çekilerek izlenmiş, harekâtın sonuçlandırıldığı 16 Eylül 1938'e dek Dersim'in bütün dağları, dereleri, tepeleri, mağaraları, yabancı devlet görevlilerinin gözleri önünde adım adım taranmış, çatışmalar da yabancıların gözleri önünde olup bitmiştir.
İngiliz askeri ateşe Yarbay A. Ross, 5 Eylül 1938 günü İngiltere'ye gönderdiği 119 nolu kapalı raporunda, harekatın sona ermesinden on bir gün önceki durumu şöyle anlatmıştır:
“Türkler şimdi de 3 milyon liralık bir yapım programına giriştiler. Biri Tunceli'nin batısından diğeri doğusundan geçip Erzincan'ı Elazığ'a bağlayan ve çeşitli noktalardan birbirine bağlanarak bölgesel bir ulaşım ağı oluşturan iki yolun yapımı sürmektedir. Şu ana dek toplam uzunlukları 684 metre tutan dokuz köprüyle birlikte, 420 km yol yapılmış ve Telefon hatlarına 5.000 km. eklenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak bana, Mansur (veya Murat) nehrinin kaynağında bir barajdan muhtemelen hidroelektrik enerjisi de elde edileceğini söyledi. Genelkurmay Başkan Yardımcısına ve diğer Türk subaylarına göre, son derece güzel bir yer olan Tunceli bölgesinin ilerde 'ikinci bir İsviçre' haline getirilmesi amaçlanmaktadır. Ama bana kalırsa bölgenin erişilmez yapısı ve Türkiye'yi gezen yabancılara çıkartılan güçlükler bu düşün gerçekleşmesini ciddi bir biçimde engelleyecektir.”
Cumhuriyet tarihi yalancılarınca binlerce masum insanın katledildiği söylenen Dersim harekâtı hakkında yabancı basında ve dış ülkelerde bu yönde hiçbir yazıya ve belgeye rastlanmamıştır. Eğer Dersim'de gerçektende bir Kürt katliamı yapılmış olsaydı Atatürk Türkiyesi'ni bir kaşık suda boğmak isteyen emperyalist ülkeler bunu propaganda malzemesi yapmazlar mıydı?

Sinan MEYDAN

Mustafa Kemal

Mustafa Kemal

Atatürk diyor ki!



AHLAK

Tehdide dayanan ahlak, bir erdemlilik olmadığından başka, güvenilmeye de layık değildir. Birtakım kuşbeyinli kimselere kendinizi beğendirmek hevesine düşmeyiniz; bunun hiçbir kıymeti ve önemi yoktur. Bir milletin ahlak değeri, o milletin yükselmesini sağlar. Bir millet, zenginliğiyle değil, ahlak değeriyle ölçülür. Saygısızlığın, saldırının küçüğü, büyüğü yoktur. Samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyet sözlerle açıklanamaz. O, gözlerden ve tavırlardan anlaşılır. Medeniyetin esası, ilerlemesi ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayattaki fenalık mutlaka toplumsal, ekonomik ve politik beceriksizliği doğurur. Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur.
.
.
.

TÜRK

Yüce Tanrı (Benim bir ordum vardır, ona TÜRK adını verdim; onları doğuda yerleştirdim; bir ulusa kızarsam, Türk'leri o ulus üzerine musallat kılarım) diyor. İşte bu, Türkler icin bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerlestirmiş ve onlara "KENDİ ORDUM" demiştir.

(Divan-ı Lügat-it-Türk'ten derlemeler kıtabından)

Hz. Muhammed: Milliyet duygusu ilahidir.

Dikkatle Okuyalım!

Milletlerin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erişebilmek için maddî ve mânevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete yöneltmek lâzım gelir. Yakın senelerde milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin mühim neticelerini kavramıştır. Memleketin ve inkılâbın, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lâzımdır. Aynı cinsten olan kuvvetler, müşterek gaye yolunda birleşmelidir. 1931 Atatürk

Kerbela 16 Türk Devletleri Ekran Koruyucu Sultan III. Selim Sultan Abdülmecid II TÜRK-İNGİLİZ-VE IRAK İLİŞKİLERİ Siyaset ve Devlet İdaresi Mustafa Kemal Atatürk: Türkiye’de Demokrasi Elmalı Tefsiri TÜRK ORDUSU VE TÜRK ASKERİ MİLLİ SAVUNMA ve EMNİYET RSS Feed Sultan II. Mustafa Atatürk’ün Milli Birlik ve Beraberlik Konusundaki Görüşleri Sultan VI. Mehmed Vahdettin Laiklik ve Din Sultan V. Murad ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE (ÇAĞDAŞLAŞMA) Barnabas incili Sultan V. Mehmed Reşad Türk nedir? (Atatürk'ün verdiği cevap) ATATÜRK'ÜN .. Sultan Abdülaziz Han ATATÜRK BİZİMLE HUKUK DEVRİMİ VE ADALET ANLAYIŞI Atatürk'ün Anıları MILLI MÜCADELE YILLARI Sultan IV. Mehmed Atatürk’ün Din Anlayışı Hatay’ın Türkiye’ye Katılmasına Suriye’nin Tepkisi Radyo dinle Atatürk "Türk Dili" Sesli Kuran Sultan III. Mehmed ATATÜRK`ÜN VASİYETNAMESİ KONUŞMALARI Sultan I. Mahmud Gerçek değerler tarih Sultan IV. Murad Sultan II. Mahmud Hz.Muhammed Sultan I. Murad Han Yavuz Sultan Selim Han Sultan Orhan Gazi Sultan III. Osman önizleme Cumhuriyet YILLARI Glaubenslicht REFORMLAR ve ATILIMLAR Atatürk`ün Soyu Destan Sultan II. Osman ASKER ATATÜRK Torajiro Yamada Mustafa Kemal Tokyo Camisi ATATÜRK`ün Hay. ve Hz. Muhammed'in mezarı için ver.. iMAM ALi Fatih Sultan Mehmed Han Sultan I. Abdülhamid İngiliz Casusu Nutuk Atatürk’ün“Bursa Nutku” Sultan Osman Gazi Sultan I. Ahmed Sultan II. Süleyman St.Margrethen Türk Okul Aile Birliği Sevr’i Bilmek Lozan’ı Anlamak Sultan II. Ahmed Türkçe Kuran Sultan Yıldırım Beyezid Han Atatürk `DİN VE İSLÂM DİNİ` Milli Mücedele'de Türk Çocukları ve Bir Destan ATATÜRK ilkeleri Sultan İbrahim Atatürk Kronolojisi Lozan Antlaşması Sultan III. Ahmed HOCALI KATLİAMI Xocalı soyqırımı 26 Şubat 1992 Sultan Mehmed Çelebi Han Göktürk DÜNYA LIDERLERININ SÖYLEDIKLERI ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ ve BAĞIMSIZLIK - Avrupa .. MUSUL KRONOLOJİSİ (1918-1926) Türkiye'de Hak ve Eşitlik Milli Birlik ve Beraberlik .. (Bölücülük) İstiklâl Marşı Atatürk'e Mektuplar Osmanlı İmparatorluğu Tarih Sultan II. Murad Han Atatürk`ün Sözleri Musul Sorunu ve Türkiye İngiltere-Irak İlişkileri Atatürk'ün Almanya Gezisi Atatürk'ün vefatı ve o zamanki gazete haberi WikiLeaks, Atatürk ve Ingiliz gizli belgeleri Türkiye'ye Karşı Faaliyetler .. Atatürk - Mu Kıtası ve özdeyişler Milli kültür ATATÜRK DEVRIMLERI Sultan III. Murad Han Sultan II. Selim Han Sultan IV. Mustafa
Copyright © 2007VatanTürk Uyakoğlu Ömer All rights reserved.
.